Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

“Meclis dışından” ve “siyaset dışı” bir Cumhurbaşkanı’nın anlamı…

Cumhurbaşkanlığı konusu, bir kez daha bir “potansiyel kriz” olarak kendisini sunuyor.

Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı’nı “yeni seçilecek Meclis’in” seçmesinden yana olduğu sözleri ve “uzlaşma” sözcüğünü ilk kez telaffuz etmesi, 22 Temmuz sonrası Türkiye’nin, bu konuda sorunsuz bir sürece adım atacağına, ilk bakışta sanıldığı kadar, işaret etmiyor.

Tam tersine, CHP lideri Deniz Baykal’ın verdiği karşılık, 22 Temmuz sonrası da bu konudaki krizin “devam edeceği”ni haber veriyor.

Tayyip Erdoğan, “uzlaşma” sözcüğünü telaffuz ederken, “birden fazla aday”ı gündeme getirebileceklerini, bunlardan biri üzerinde “uzlaşma sağlanabileceğini” ifade etti.

Baykal, buna “seçenekli dayatma” diyor; haksız da değil. Onun karşı önerisi ise, yeni cumhurbaşkanının “Meclis dışından” olması ve mevcut “siyasi partilerin uzantısı olmaması.”

“Seçenekli dayatma” saptamasında haklı olsa da, bu karşı-önerisi ya da kendini böyle bağlayan tutumu doğru değil. Çünkü, bu, bir tür “Sezer modeli”dir ve pek iyi bir model olmadığını da, yakın geçmişin tecrübesi göstermiştir.

Zaten, Ak Parti MKYK’sı, yeni cumhurbaşkanının “Meclis içinden” seçilmesini benimsemiştir; Başbakan, aksi bir tercihin “Meclis’in itibarını yaralayacağı” görüşünü dillendirmiştir. Bu noktada da, o haklı.

Karşılıklı tutumlar böyle kalır ve 22 Temmuz sonrasına da taşınırsa, buyrun yeni bir krize…

 

***     ***     ***

 

Tartışmanın her iki tarafı açısından ortak bir “metodoloji hatası” göze çarpıyor. Taraflar arasında asıl “uzlaşma” aranması gereken husus, cumhurbaşkanının yetkileri olmalıdır. Cumhurbaşkanı yetkileri, 1982 Anayasası’nda öylesine güçlü ve fazla ki, Ahmet Necdet Sezer bile cumhurbaşkanlığının başlangıç döneminde bundan yakınmış ve değiştirilmesi gerektiğini söylemişti.

Cumhurbaşkanı yetkileri azaltılacak ise, örneğin bir Alman, Avusturya hatta İsrail’deki cumhurbaşkanı yetkileri düzeyine indirilecekse, cumhurbaşkanının Meclis dışından seçilmesinin anlamı yoktur.

Bu durumda, cumhurbaşkanının Meclis’te mutlak çoğunluğa sahip partiden olmasının da mantıki hiçbir sakıncası yoktur.

Rejimin esası, parlamenter sistem ise; “millet iradesi”nin tecelli yeri TBMM olarak görülüyor ise, cumhurbaşkanının TBMM tarafından seçilecek bir TBMM üyesi olmasından doğal ne olabilir ki.

Unutmayalım, 1982 Anayasası, bir “askeri darbe ürünü”dür ve budana budana, değiştirile değiştirile bir hal olmuştur.

1982 Anayasası, “askeri darbe”nin lideri “devlet başkanı” Kenan Evren’in, askeri dönemdeki gücünü büyük ölçüde koruyarak “cumhurbaşkanı” sıfatı alması amacını taşımış, Anayasa’daki cumhurbaşkanı yetkileri buna göre dizayn edilmiştir.

Kenan Evren’den sonra Turgut Özal’ın, daha sonra Süleyman Demirel’in aynı yetkilerle cumhurbaşkanı olabileceğini, 1982 Anayasası’nın yapıcıları haliyle düşünememişlerdi.

Ahmet Necdet Sezer’in, 28 Şubat askeri müdahalesi sürecinde ortaya çıkan “siyasi tıkanıklık”, bir anlamda “siyaset satrancı”ndaki bir nevi “pat” durumunun “uzlaşma” ismi olduğunu da hesaba katmak gerekir.

Dolayısıyla, cumhurbaşkanı seçilecek kişide, “Meclis dışı” ve “siyaset uzantısı olmayan” (bunu bir siyasi partiye mensup olmayan diye okuyabilirsiniz) bir isim olması gibi nitelikler aranması, 27 Mayıs sonrasının Cemal Gürsel’i ve Cevdet Sunay’ı, 12 Eylül sonrasının Kenan Evren’i, 28 Şubat sonrasının Ahmet Necdet Sezer’i gibi bir cumhurbaşkanı arayışını ifade eder ki, bu, Türkiye’nin zımnen, “askeri vesayet altında” bir “özürlü”bir ülke olmasını istemekle eş anlamlıdır.

 

***    ***  ***

 

Türkiye’de milyonlarca insan, bir partiye “tek başına iktidar” verecek ve o partinin cumhurbaşkanı adayı ya da adayları, “anayasa ile kavgalı” sayılacak. Böyle bir şeyin mantığı olabilir mi? Öyleyse, Türkiye halkının iktidar çoğunluğu “anayasa ile kavgalı” demektir. O takdirde de, anayasa, zaten değiştirilmek zorundadır.

Çünkü, Anayasa, halkı ile “kavgalı” durumda demektir. Halkı değiştiremeyiz ama Anayasa değişebilir ve bir “askeri darbe ürünü” olan 1982 Anayasası, zaten değişmeye mecburdur.

Cumhuriyet olan tüm AB üyesi ülkeler de, halk, partili bir cumhurbaşkanı seçerken, parlamentoların seçtiğicumhurbaşkanı çoğunluk partisi mensubu olurken, Türkiye, niçin “partisiz” ve “siyaset dışı” bir cumhurbaşkanı seçsin ki?

Bu Türkiye’nin “Ankara bürokrasisi”ne rehin ya da “askeri vesayet altında” bulunmaya mecbur bir ülke olduğundan başka bir anlama gelmez.

22 Temmuz seçimleri, Türkiye’ye ilişkin bu “hükmü” iptal etmeyecek ise, ne işe yarayacaktır?

X