Maskeli harikalar diyarında üç saat

Şimdi size izleyen herkesin çok seksi, çok yaratıcı bulduğu ve unutamadığı bir deneyimi anlatacağım.

Haberin Devamı

Hazırsanız ve daha da önemlisi maskelerinizi taktıysanız Londra’ya ışınlanıyoruz. Geçen pazara!

Saat beşe beş var...
Arkadaşımla beraber Paddington İstasyonu karşısındaki Temple Stüdyoları’na koşar adım yürüyoruz.
Maskeli harikalar diyarında üç saatNeyse ki yetişiyor ve bir fabrika büyüklüğündeki binaya gruplar halinde alınmaya başlıyoruz.
Bizim grup yedi-sekiz kişi filan.
Buyur edildiğimiz odada büyükçe bir yuvarlak masa var.
Bembeyaz teniyle vampir gibi ışıldayan hoş bir kadın gelip herkese “Merhaba” diyor. Masanın etrafına oturuyoruz.
Tedirgin ve heyecanlıyım.
Çünkü neyle karşılaşacağımı pek bilmiyorum.
Tamam, daha önce deneyimlemiş birkaç kişiden ve yazılan yorumlardan dolayı az sonra tanık olacağımız ŞEYE dair az çok bilgim var.
Ama sanki kimseler tam anlatamıyor. Bu ŞEYİN nasıl bir şey olduğunu adlandıramıyor.
Bu bir deneyim mi, tiyatro mu, şov mu, performans mı yoksa koca bir parti mi? Bu bir ne?
Bir de üç saat sürüyor, az buz değil!
Ya bunalır, daralırsam?!

BİRBİRİNİZDEN AYRILIN!

Böyle kara kara düşünürken bizi karşılayan vampir yüzlü kadın az sonra karşılaşacaklarımız hakkında tüyolar veriyor.
En mühim tüyo şu:
“Eğer arkadaşınız/sevgilinizle filan geldiyseniz üç saati beraber deneyimlemeyin. Birbirinizden ayrılın, sonra deneyimlerinizi birbirinize anlatırsınız!”
Arkadaşımla birbirimize endişeli gözlerle bakıp “İçeride bizi bekleyen nedir?” diye fısıldaşıyoruz.
Derken ışıklar hepten kararıyor ve odadan çıkarılıp karanlık bir tünelden geçiyoruz!
Sonra bir asansöre binip aşağı doğru inmeye başlıyoruz.
Maskeli harikalar diyarında üç saatGirişte tüm gruba dağıtılmış, “Eyes Wide Shut” filmini anımsatan maskeleri artık takmamız isteniyor!
Çünkü merakla beklediğimiz “The Drowned Man: A Hollywood Fable” başlıyor!

NEREDEYİM BEN BÖYLE?

Asansörün kapıları açıldığında başka bir dünyadayım.
1960’lar Amerika’sında... Etrafta o dönemin dekorları.
Işık yine çok değil, pek az... Hani David Lynch filmleri gibi.
Siz deyin “İkiz Tepeler”, ben diyeyim “Kayıp Otoban” filan...
Ve hemen önümüzdeki maskesiz iki insanı fark ediyorum!
Performansa çoktan başlamışlar.
Şimdi bir nüansı hatırlatma zamanı:
Biz maskeliler seyirciyiz, maskesizler ise performansı gerçekleştirenler.
Hepsi bir karakteri canlandırıyor.
Bizden istenen de aslında şu: Canın hangisini çekiyorsa bir ya da birkaç karakterin peşine takılıp anlatılan mevzuyu üç saatin sonunda çözmeye çalışman!

VE ARKADAŞIMIN İZİNİ KAYBETTİM!

Bir karakterin peşine takılmak mı dediniz? İşte bu tam bir çılgınlıkmış, kondisyon gerektiriyormuş.
Mesela ben ilk önce William diye bir karakterin peşine düştüm. Willam önce bir çölde sevgilisi Mary’yi boğdu! Sonra geriye dönüşlerle onu bu noktaya getiren olayları görmeye başladık. Görürken de yerimizde sabit durmadık tabii. Willam nereye biz oraya!
Bir ara Willam’ın izini kaybettim.
Aynı anda arkadaşımın izini de! Dedim ki madem öyle, kendime yeni bir karakter bulayım.
Böylece özgüveni yüksek, çapkın ve uçarı karakter Dwayne’ın peşine düştüm.
Doğrusu bu ya, Dwayne’ın hikâyesi daha sürükleyiciydi! Önce Willam’ın sevgilisi Mary’yi ayarttı, onunla gözümüzün önünde sevişti. Sonra depresyona girdi, delirdi, çırılçıplak soyundu. Sonra bir kadın onu aldı, büyü yaptı, filan...

PEKİ SONRA NE OLDU?

Maskeli harikalar diyarında üç saatBir saatin sonunda anladım ki her karakter en başa dönüyor, yani aynı performansı tekrarlamaya başlıyor.
Böylece istersen başka bir karakteri takip etmeye başlayıp puzzle’ın eksik kalan yanlarını çözebiliyorsun.
Sıkılır mıyım diye düşünüyordum, sıkılmaya vakit bile kalmadı! Her şey o kadar eğlenceli ve zekiceydi ki, “Peki ama şimdi ne olacak?” diye diye üç saat boyunca karakterlerin peşinde o dev stüdyoyu tavaf edip durdum.
Karakterlerin zaman zaman maskeli seyirciyle temas ettiğini söyleyeyim. Mesela bir öpüşme sahnesinde ansızın maskeli bir seyirciyi öpebiliyor, dokunabiliyorlardı.
Peki bu bir ne? Tiyatro demek hafif kalır.
Tamam, ortada zekice kurgulanmış leziz bir konu var. Cinayetli, şehvetli, eğlenceli, çoğu zaman karanlık...
Ve bu konuyu pek az diyalogla, daha çok dansla aktaran oyuncular da...
Ama sadece bir oyun değil bu. Canlı bir bilgisayar oyunu sanki. Ya da 21. yüzyıla özgü bir maskeli balo!
Maske takmış, sayısı 100’e varan katılımcıların hepsinin karakter peşinde koşmadığını da söyleyeyim. Bazılarının nefis dekorlar içinde öpüşmeyi tercih ettiğini gördüm.
Oyun sırasında fotoğraf çekmek yasak. Maskeli fotoğrafımı tuvalete kaçtığım dakikalarda çektim.
Finalde herkes maskelerini çıkardı, oyuncularla beraber içki içip sohbet etme imkanı buldu. Bu da ayrı bir hoşluktu.
Arkadaşımı ise performans sonunda bulabildim!
Birbirimize heyecanla takip ettiğimiz karakterleri anlattık.
O kimdi, bu ne yapmaya çalışıyordu, sen şunu anladın mı diye... Keza İstanbul’a geldik, hâlâ konuşuyor, çözmeye çalışıyoruz “The Drowned Man”i, daha ne olsun?

New York ayağı da meşhur

Haberin Devamı

“The Drowned Man”i sahneleyen Punchdrunk grubunun geçen sezon bu kez New York’u sallamış bir oyunu daha var, o da çok meşhur: “Sleep No More”
Maskeli harikalar diyarında üç saatEski bir otelde sergilenen bu performansta da mantık aynı.
Seyirciler maskeyle karakterleri takip ediyor.

Eğer iştahla anlatmasaydı...

Haberin Devamı

Sunay Babahan sağ olsun. Eğer iştahlı bir şekilde anlatmamış olsaydı “The Drowned Man”i, belki de o kadar merak etmeyecek, mutlaka izleyelim diye ajandaya not düşmeyecektim.
Zaten artık Sunay demek öneri demek benim için. Çünkü benden daha çok geziyor. Ve ortaklarıyla beraber www.jabiroo.com adlı sitede hem seyahat küratörlüğü (böyle tanımlıyor yaptığı işi) yapıyor hem de şık butik otellere indirimli erişim olanağı sunuyor.
Yani yurtdışına dair ilginç öneri arıyorsanız, Sunay’ın ve sitesinin kapısını çalmanız elzem...

Yazarın Tüm Yazıları