Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Masamı derlerken

Tuğrul ŞAVKAY

Geçen hafta masamın üzerini derlemeye çalıştığımı söylemiştim. Şimdi o işi tamamlamaya çalışacağım. Yoksa uzun zaman önce söz verdiğim Japon mutfağı yazısını bayatlamadan yetiştirmem mümkün olmayacak. Oysa Japonya anılarımı daha dumanı tüterken sizlerle paylaşmayı çok istiyorum.

Gelelim sadede...

Dostum Artun Ünsal, geçenlerde yeni çıkan ve ilgimi çekeceğini sandığı bir kitabı okumamı önerdi. Sözkonusu kitap, Tahsin Yücel'in son denemelerini içeren ‘‘Söylemlerin İçinden’’di. Yapı Kredi Yayınları'nı izleyenler kitabın adını hemen hatırlayacak.

Kitap tanıtımı işim değil. Yine de ciddi yayınevleri kitapların arkasına güzel tanıtım yazıları koyuyor. Tahsin Yücel'in denemelerinin arka kapağında da böyle bir yazı yer almakta.

Ancak daha önce kitabı okuduktan sonra yaptığım bir çıkarsamadan söz edeyim. Tahsin Yücel üstadımız, futbol, yemek, pop müzik gibi bazı alanlarda kalem oynatanların yazılarında yakaladığı çapanoğluna ait ipuçlarını sergilemiş. Bir tür edebi psikanaliz gibi bir şey.

Cahil adamın tarifi bu kadar olur deyip, sözü daha entelektüel bir düzeydeki açıklamaya getireyim. Meraklısı olmayanlar elbette alttaki paragrafı atlayarak benim sıraişi yorumumla yetinebilir. Ama yine de meraklısı için yazmadan geçemeyeceğim.

Kitabın tanıtım yazısını kaleme alan -üslubundan denemelerin yazarı olduğunu sandığım- meçhul kişi şöyle yazıyor: ‘‘Futbol yazısı deyip geçeriz, mutfak yazısı deyip geçeriz, kadın dergisi deyip geçeriz, köşe yazısı deyip geçeriz, pop şarkısı deyip geçeriz; her birinin ardında belli bir anlamlandırma ve yorumlama biçimi, belli bir söylen ve düşüngü dağarcığı, tek sözcükle, bir anlam evreni yattığını düşünmeyiz genellikle. 'Söylemlerin İçinden'i oluşturan denemelerde, bir yandan belli söylem toplamları biçimsel açıdan irdelenirken, bir yandan da içerdikleri anlam evrenleri gün ışığına çıkarılıyor. Her biri günümüz toplumuna, günümüz toplumunun değer ölçülerine tutulan birer ayna niteliği taşıyan anlam evrenleri.’’

ELEŞTİRMENİN ELEŞTİRİSİ

Açıkçası kitabın yazı dünyasının ötesinde, toplumsal bir değeri var. Ancak Artun'un kitabı bana tavsiye etmesi böylesine toplumbilimsel bir yarara yönelik değildi. Tahsin Yücel, kitabında adımı anmaksızın -zaten kimsenin de adını anmamaya besbelli özen göstermiş- benden söz etmiş. Daha doğrusu yazılarımı düşüncelerini açıklamak üzere kullanmış.

İyi de olmuş. Böylece sararmaya bile fırsat bulamayan ve çoğu kez artık kesekağıdı bile yapılmadan çöpe atılan gazete sayfalarında yokolup gitmem önlenmiş. Tahsin Yücel eserleriyle yaşadıkça, şu garip yemek yazarı da -ismi anılmamış olsa bile- ‘‘Söylemlerin İçinde’’ye girmeyi başarmış yitip gitmeyen cümleleriyle yaşamaya devam edecek. Tahsin Yücel üstadımızın Türkçesi gelecek kuşaklarca ne ölçüde anlaşılır bilemem ama, en azından büyük bir üslup ustası olması ve dili kullanmadaki büyük beceresi ve bütün bunlara eklenen engin kültürü sayesinde böyle ufak tefek kazaların bir biçimde atlatılabileceğinden hiç şüphem yok. Eh böyle bir ölümsüzlük sözkonusu olunca benim gibi bir gazete köşesine sığınmış yazı emekçisi için bundan daha büyük mutluluk olabilir mi?

Kitabın ‘‘Mutfak Yazını’’ bölümünde rastladım eski yazılarımdan bazı alıntılara. Sonra bu alıntılar sürüp gitti. Doktorun teşhisini merak eden hasta psikolojisi içinde o sayfaları yutar gibi okuduğumu söylemem bile fazla. Kendi hesabıma Tahsin Yücel'in teşhisine genel olarak bir itirazım bulunmuyor. İşlediğim bütün kusur, kabahat ve suçları gönüllü olarak kabul ediyorum. Tahsin Yücel'in o ince ve zarif alaylarını kabul ediyorum. Madem bu işe soyunduk, dünyaya farklı bir pencereden bakanların bizimle alay etmesine kızmaya hakkımız yok.

Yalnız profiterolün içine dondurma konmasını bir yenilik veya yaratıcılık olarak hiçbir zaman söylemedim. Söyleyemem de. Çünkü mutfak tarihini biraz bilen ve Fransız mutfak kültürüne aşina herkes gibi ben de profiterolün orijinalinin içine dondurma -hem de vanilyalı dondurma- doldurulmuş çıtırımsı şu hamur topları olduğunu iyi bilirim. O yüzden bu yanlış yorumu sahibine iade etmek isterim ve bu da sanırım hakkımdır.

Tahsin Yücel üstadımızın eleştirisi elbette yalnız beni ilgilendirmiyor. Bir önceki paragraftaki son cümlede bu yüzden birinci çoğul şahıs zamiri kullandım. Söylemleri didikleyen denemelerin yazarı, başta ‘‘Mr. Gurme’’ müstear adıyla yazan köşekomşum olmak üzere sihamı kaza'sını başka meslektaşlarıma da yöneltmiş.

Nasrettin Hoca'nın ‘‘bilenler bilmeyenler anlatsın’’ nasihatı gereği duyurmak isterim.

Şarapçılık üzerine

Canımı sıkan bir nokta da bazen çok dalgın olmam. Bu çok seyrek başıma gelmiyor ama, basbayağı bir kusur işte.

Genellikle en küçük bir tereddütte sözlüğe, ansiklopediye bakar veya işi bilen bir uzmana danışırım. Bundan da asla utanmam. Yaptığım işe saygı duyduğum için böyle davranırım. Sonuçta gazeteci her şeyi bilmekle yükümlü değil.

Oysa zaman zaman, dalgınlığın yanı sıra, gurur denen budalaca duyguya kapılıyorum. Çok iyi bildiğimi sandığım konularda hiçbir kaynağa başvurmaya gerek duymadan kalemi elime alıp, Fuzuli'nin ‘‘bu meclis böyle kalmaz, mestler mahmur olur bir gün’’ mısraı bercestesini unutup esip kükrüyorum. Sonra yazım yayınlanıp okuduğumda -çoğu kez ayılmış olduğumdan- dizimi dövüyorum.

Yaklaşık on yıldır şarap ve şarapçılık konusunda çok çalıştım. Hemen her dilde yazılmış konunun en iyi kitaplarını adeta hatmettim. Bulabildiklerimi Fransızca ve İngilizce orijinallerinden okudum.

Yetmedi, dokuz yıl boyunca Şarap Dostları ile her ay dünyanın en güzel şaraplarını tattık. Şarapçılık öğrenimi görmüş dostlarımız bunlar hakkında çok aydınlatıcı konuşmalarla bizi aydınlattılar.

Dünyanın en önde gelen şarapçılık ustaları ile sık sık biraraya gelip onların düşüncelerini öğrenmek fırsatını bulduk.

Bütün bunların bende yarattığı güven duygusuyla, şarapçılık konusunda yazarken kitaba bakmaz oldum. Geçenlerde de bunun cezasını acı biçimde çektim. Öküzgözü ve Boğazkere üzümleri ve bu üzümlerden yapılan şaraplar ile ilgili açıklamalarımda Öküzgözü derken Boğazkere'yi, Boğazkere derken de Öküzgözü'nü anlattığımı ancak yazımı pazar sabahı gazetede okurken fark ettim.

Bu bana bir ders oldu. Umarım ileride böyle bir durumdan ötürü Lazın hikayesindeki türden bir ders almam.

X