Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Mart zamanı

Ha gayret, dört-beş kasayı üst üste koydum ve iç avlunun kapısını açtım. Açtım ki, değiştim. Dönüştüm. O an belki ihtiyarladım, belki de ‘olgunlaştım’ (!).

Çünkü, hayatımda ilk defa, martın gelmiş olduğunu fark ettim. Sathı geceki yağmurdan ıslak ve gri ve çirkin

duvarlarla çevrili avluya, belli belirsiz mavimtıraklaşmakta olan gökyüzünden azıcık bir şafak ışığı dökülüyordu. Kaçamaktı. Bir de serçe öttü. Uzun uzun ve dobra dobra öttü. Anladım ki, şimdi günler daha erken ağarmaktadır ve kuşlar daha erken ötmektedir.

HAYIR hayır, ‘Mart kapıdan baktırır / Kazma kürek yaktırır’ demeyeceğim.

Varsın, yaktırsın.

Değil kazma kürek, isterse kütüphanemdeki kitabı ve çekmecemdeki defteri yaktırsın.

Geldi ya! Kapıyı açtı ya! ‘Cö’ dedi ya!

Önemli olan tek şey bu!

Zaten cemreler düştü, düşüyor, işte dişimizi bir nebze daha sıkalım, önümüz bahardır.

Dolayısıyla, hoş geldin mart ve de sefalar getirdin.

*

HER geçen yıl daha da bilincine varmaktayım ki, yaşlanmakta olan insan akıp giden zaman diyalektiğini eskiye oranla çok daha belirgin bir biçimde hissediyor. Eliyle tutuyor.

Şüphesiz, günlerin, haftaların, ayların ve mevsimlerin devinimini ilk çocukluğumuzdan itibaren de fark ediyorduk.

Fakat bu duyum bizim ‘varoluş metafiziği’mizi o kadar da fazla etkilemiyordu.

Dönüşümü, diyelim ki okul tatili, sömestr sonu yahut hayata atıldığımızda da, sezon başlangıcı gibi ‘gündelik’ diyebileceğimiz ‘sıradan gaileler’le bütünleştiriyorduk.

Yaz gitmiş, kış gelmiş veya ışıklar uzamış, kısalmış, aman aman dert eder miydik?

En azından, ‘ebedi gençlik’ illüzyonuyla ben kendi hesabıma etmezdim.

Dolayısıyla da, ‘Mart kapıdan baktırır / Kazma kürek yaktırır’ lafı, Bebek Meydanı’na bakarak ‘Gelincik’ cigara içen anneannemin ‘Saatli Maarif Takvimi’ndekilerine benzeyen sözlerinden birisi olarak kalmaktan fazla öteye gitmezdi.

Sonra, bir gün, bir an, bir momentum oldu ki, martların geldiği; yani aslında ‘zaman diyalektiği’nin aktığı dank etti.

*

YİRMİ dört, taş çatlasa yirmi beş yaşında olmalıyım, yarı bar - yarı lokanta türü bir mekánda gece garsonluğu yapıyordum.

Vardiya akşam altıda gündüzcüden devralındı mıydı, kesin saati belli değil, masalar erken boşaldıysa diyelim ki ikide, üçte paydos yapıyorum.

Aksi takdirde, yok sarhoş grubu, yok aşık çifti, yok aç ordusu, yok ekábir müşterisi gözünün içine ‘çek git’ gibilerden bakılsa bile bir türlü ‘terk-i diyar’ eylememektedir ve de üstelik malum, o ‘müşteri veli nimetimizdir’, dolayısıyla, kapanış kuşluk vaktine, şafağa, hatta bazı bazı daha geçe bile sarkabilir.

Dolayısıyla, işin yoksa, sahte bir tebessümle milletin önüne tabak çatal diz!

Sifondan bira çekerken köpük fazla taşmasın diye bardağı eğik tut!

Izgara başındaki Sıtkı’ya ‘İki biftek, iki! Az pişsin’ diye sipariş aktar!

Peçete kırıntısını, köpek bokunu; ayyaş kusmuğunu temizle ve onlardan biri azıtırsa, kıçına tekme ve ensesine yumruk indirerek kapıdan dışarı yallahla!

Fakat sakın hesabı tahsil edip kasaya basmayı unutma, farkına vardığı takdirde patron da derhal senin de kıçına tekmeyi vurur.

Günler, daha doğrusu geceler işte böyle geçmektedir.

*

GECELER böyle geçmektedir ama benim ay ve mevsimlerin geçtiğinin; şubatların bitip martların başladığının; ‘zaman diyalektiği’nin aktığının farkında olduğum söylenemez.

‘Ebedi gençlik’ illüzyonu bir yana, sanki üçüncü sınıf Sirkeci pavyonuymuş gibi mekánın tek bir camı ve tek bir penceresi bulunmuyor.

Dışarıda kar mı yağmaktadır, bora mı esmektedir veya sıcak mı basmaktadır, şehir karanlığında haydi haydi seçilen bu ‘atmosferik şartları’ fark etmem maddeten imkánsız.

Cigara dumanı, bira nemi, yağ kokusu, martın geldiğini nasıl çıkartacağım ki?

*

ARTIK el ayak çekilmiş ve sabahçı berduş takımından da kimse tekrar içeri dalmasın diye ‘kapalı’ yaftasını kapıya asıp kilidi sürgülemiştim ki, önce her zaman olduğu gibi iskemleleri masaların üzerine ters çevirdim ve izmaritleri, çöpleri falan yalap şalap süpürdüm.

Sonra, bulaşıkçı geleceğinden tabakları değil ama, görevime dahil bulunduğu için bira bardaklarını ve cigara tablalarını yıkayıp süzülmeleri için bar tezgáhına serdiğim örtüye dizdim.

Nihai angarya kaldı, kasaları ve boş şişeleri küçük avludaki depoya taşıyacağım.

Üstümden sonsuz bir yorgunluk dökülüyor ki, evde duşun altına balıklama daldığım gibi, cumburlop, henüz ‘ebedi gençlik’ dostluğunu terk etmemiş uykularıma sığınacağım.

Ha gayret, dört-beş kasayı üst üste koydum ve iç avlunun kapısını açtım.

*

AÇTIM ki, değiştim. Dönüştüm.

O an belki ihtiyarladım, belki de ‘olgunlaştım’ (!).

Çünkü, hayatımda ilk defa, martın gelmiş olduğunu fark ettim.

Sathı geceki yağmurdan ıslak ve gri ve çirkin duvarlarla çevrili avluya, belli belirsiz mavimtıraklaşmakta olan gökyüzünden azıcık bir şafak ışığı dökülüyordu. Kaçamaktı.

Bir de serçe öttü. Uzun uzun ve dobra dobra öttü.

Anladım ki, şimdi günler daha erken ağarmaktadır ve kuşlar daha erken ötmektedir.

Birden, öyle kalakaldım. Yorgunluğum, uykum, rehavetim bitti.

Taşıma işlemini bıraktım ve kasaların üzerine oturarak derin derin cigara içtim.

İçim mutlulukla, sonsuz bir mutlulukla, tarif edilemeyecek bir mutlulukla doldu, taştı.

Ben, gri ve çirkin bir avlunun kaçamak şafak ışığında, hiç durmadan akıp giden zamanı doğduğumdan beri ilk kez, kendi ‘varoluş metafiziği’mde hissettim.

Çünkü ilk kez, martın gelmiş olduğunu anladım.

Varsın kazma kürek yaktırsın, işte geldi ya!
X