Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Marinalardan adam portreleri

Marinalarda dolaşmaya bayılırım.

Oyuncakçı dükkanına girmiş bir çocuk gibi, heyecanla bir tekneden diğerine seğirtip güzeline, çirkinine bakarım, daha önce dikkat etmediğim ayrıntıları fark ederim, güvertelerdeki ilginç çözümlerin Halki’ye de uygulanıp uygulanmayacağını anlamaya çalışırım.

Güverteler, tekne sahipleri ile ilgili ayrıntılı bilgiler verir. Marinalar bu nedenle biraz da insan kataloglarıdır.

Dağınık güverteler genel bir soruna işaret eder; özensiz bir tekne sahibi, kimbilir görünmeyen yerlerde nasıl sorunlar yaratmıştır?

Solmuş, eprimiş bir güneşlik ve karga-martı gübresi ile grileşmiş bir güverte, sahibi ile bağı kopmuş mutsuz bir tekneye aittir. Denizle ilişkisi kalmamış birinin teknesi çok hüzünlü olur; yapayalnız kalır.

Teknenin tüm iplerini havuzluğa getirenler ya yaşlı, ya da yelkenciliğin cefa değil sefa olduğuna inanan birileridir (benim gibi), belki de denize hep tek başlarına açılıyorlardır.

Yani, güverteler, tekne kadar sahiplerin de aynasıdır.

Marina adamlarına bakarak da onların teknelerle nasıl bir ilişkisi olduğunu anlayabilirsiniz.

*

Bembeyaz giysili, omuzu apoletli biri marinada gerine gerine dolaşıyorsa, bilin ki büyükçe bir teknenin -ki genellikle bu, denize çıktıklarında mazot tankerlerinin eşlik etmesi gereken motoryatlardan biridir- kaptanıdır. Marina profesyonelleri onlara hep abi der. Mal sahibi gelecek diye iki dirhem bir çekirdek giyinmiş, tekneyi pırıl pırıl temizlemiştir. Genellikle onunla kalan hemşerisine o günlük güle güle demiştir ve patronu beklemektedir. Maaşlıdır ama sanki tekne onundur; bilmeyenler öyle de sanabilir. Teknenin işlerini yaptıracağı kişileri, alacağı komisyona bakarak seçtiği ve bu nedenle de fiyatları yükselttiği konuşulur. Alan razı, satan razıdır; bu nedenle aslında bana nedir ki?

*

Kulağı küpeli, saçları atkuyruğu ve kolları bir gorili kıskandıracak kadar gelişmiş genç, yarış ekiplerinden birindedir. Parasızdır; yelken zevkini, ‘pazusu yok, parası çok’ birinin yarış ekibine katılarak tatmin etmektedir. Lakabı ayı olabilir örneğin; ya da elinde sürekli vinç kolu ile dolaştığı için değirmenci de diyebilirler. Uzun yarış ile başlayan macera, sonbaharda güney yarışları ile sona erdiğinde ‘Yaz sence ne demektir?’ diye sorarsanız, ‘Yelken seyri biterken marina sefasının başladığı ve içilen mojitolar nedeniyle tam olarak da nasıl geçtiği anlaşılamayan zaman dilimi’ diyecektir. Güzel tekne, çirkin tekne ayrımı yapmaz, tekne romantizmine gelemez. Tekne onun için hızlı ya da yavaştır; kazanır, ya da kaybeder.

*

Aylardır denize çıkmadığı bakımsızlığından anlaşılan tekneden inerken zorlanan ve yanındaki kadının denize düşme tehlikesi atlatmasına da yol açan adam, kabinden çıkarken etrafını dikkatlice kolaçan ediyorsa gizli bir şeyler yapıyor demektir ve bilin ki, o bir tekne değil aslında bir garsoniyerdir. Marinaları bilenler, ‘Bu teknelerin çoğu garsoniyer olarak kullanılıyor’ falan dediklerinde kıskançlık diye düşünmüştüm ilk başlarda. Ama bu yılın başında soğuk bir mart akşamı, yanı başımdaki küçük motoryatın tahtaliman marinada, bağlı olduğu yerde sanki dalga varmışçasına yalpalamasına önce bir anlam verememiştim. Durumu anladım sonra; tabii ki ne yaptıkları beni ilgilendirmiyordu ama açıkçası onlar adına soğuk beni çok düşündürdü.

*

Kuşkusuz daha birçok portre var: Dünyaya teknelerinin havuzluklarından hata bulmak için bakanlar, marinaya çok uzun bir yolculuk ardından varıp, yol iz bilmediği bir diyarda sınırlı bütçeleri olduğunu belli ederek, hizmet almaya çalışan dünya vatandaşları, burunları teknelerinden büyük sahipler, tekne sahiplerini kertmeyi hedefleyen ve büyük olasılıkla kerten marangozlar, boyacılar... Ve ben...

Eski güverte ayakkabıları ile şort giymiş, bir elinde tekneye gitmeyi reddeden kızı, diğer elinde kızını meşgul edecek çeşitli abur cuburların da bulunduğu alışveriş torbasıyla bir adam. Karşı tekneden ‘Bakalım bu defa ne olacak?’ diye biraz eğlenerek, biraz da kaygıyla bakanların dikkatli gözleri nedeniyle yoğunlaşan korku ve sıcak nedeniyle hafif terli. Kararlı adımlar ve Halki.

Her şeyi unuttum. Ver elini Marmara.

Haydar gelemedi

Türkiye’de yelkenin gelişmesi için denizi bilen ve seven gazeteci sayısının artması gerçeğinden yola çıkan İstanbul Yelken Kulübü medya için bir yelken yarışı düzenledi. Bir ilk adım olduğu için önem taşıyan bu yarışla ilgili tartışmalar Yahoo üzerindeki Yelkenciler Lokali’nde yoğun bir şekilde sürüyor. Katılan (ve haberleri olmadığı için katılamayan) gazeteciler, düzenlemenin biraz apar topar yapıldığı izlenimi edindiklerini belirtiyorlar. İstanbul Yelken Kulübü, önümüzdeki yıl yarışın ötesinde daha kapsamlı bir program işaretleri veriyor.

Medya Cup’a Hürriyetim Haber Müdürü Oğuz Güven katıldı ve yazdı.

Nefesi kuvvetli bir hoca çağırsak diyorum. Şöyle bi üflese yelkenlere. Bu arada neredeyse denizin üzerinde durmuş olan bizi seyreden polis, seslenip ‘Bi tur versene’ diye dalga geçiyor. İyi bir rüzgarda 15 dakikada alınacak yolu 2 saatte alıyoruz. Sonunda finiş çizgisi anlamına gelen şamandırayı geçiyoruz ve hakem bottan düdüğü çalıyor. Bakıyorum birçok yelken daha Adalar’ın önünde. ‘Haydarı çok beklerler’ diyorum. Kalamış’a varmaları pazar gününü bulur herhalde. Bu yarıştan çıkardığım sonuç:

No Haydar, no yarış, no yat.

İstanbul Yelken Kulübü’nün Medya Cup yarışlarına çağırdıklarında tereddütsüz reddettim tabii. Ne işim vardı yelken yarışında; balık tutmak bile mümkün değildi ki. Yarışmayacağımı, sadece misafir olarak teknelerden birinde bir köşede oturacağımı söyleyip ikna ettiler.

Geçtiğimiz cumartesi sabahı soluğu Kalamış koyunda aldım. 7-8 basın mensubu daha var yarışa katılacak. Biraz sohbetin ardından bir botla açıkta ısınma turları yapan teknelere tek tek dağıtıldık. Şansıma en büyük yat olan Uzma düştü.

Yatta tam dokuz kişi var. Bir ben, bir de Digitürk’ten Füsun, etti mi 11. Sanki koca sahada futbol oynayacağız. Biz halı sahaya beş kişi bulamazken, burada beyaz formalarını giymiş, dokuz denizci hazır ve nazır.

BEN SAFRAYIM

Telsizden ‘Start için 5 dakika kaldı’ gibi bir ses gelmesiyle teknede birden hareket başladı. Herkes önce saatini ayarladı. Baktım, Kalamış Koyu’nun içinde 50’ye yakın irili ufaklı yelkenli. Denizin üstü rengarenk. Biri sağa, biri sola, biri aşağı, diğeri yukarı rüzgara kaptırmışlar, gidiyorlar. Bunlar nasıl olup da hep birlikte start çizgisine gelecekler merak içindeyim. Yelkenliler birbirlerine ha çarptı, ha çarpacaklar diyorum içimden ama nasılsa hep son anda teğet geçiyorlar. Neyse ki bizim tekne büyük rahatım.

Telsizden 5-4-3-2-1 sesinin duyulmasıyla bizim kaptan iskele (sol) tarafına öyle bir dümen kırdı ki yandaki teknenin üzerine çıkıyorduk.

Meğer yatlar boylarına ve sınıfına göre belli aralıklarla start alırmış. Ancak bu yarışta tüm yatlar birlikte yarışa başlayınca böyle karışık bir durum ortaya çıkmış.

Sonuçta Adalar’a doğru yol almaya başladık. Hava güzel, keyifli bir yolculuk olacağa benziyor. Ama pek öyle olmuyor. Reis ‘tramola’ gibi emirler yağdırıyor. Her emirle birlikte de biz bir sağ kenara, bir sol kenara koşuyoruz. Güya biz misafir olacaktık ama, baktım ki teknedekilerin gözünde bizler birer safra gibiyiz.

Teknenin sahibi Kadir Esen de sanki bizim gibi misafir. Yanımızda oturuyor. ‘Tramola ne’ diyorum. ‘Reis’in rota değiştireceğini anlatan emir’ olduğunu söylüyor. Herkes bu emre göre pozisyon alıyor. En çalışkan isim, en yaşlı ama delikanlıdan farkı olmayan Yavuz Dinar. Herkes ona Yavuz Baba diyor. Yavuz Baba kah zıplaya zıplaya yelkenin ipini çekiyor, kah yelkenin eteğini düzeltiyor.

RÜZGAR BİZE TERS

Reis Barış bu kez ‘sağanak’ diyor. Bakıyorum havada değil yağmur, bulut bile yok. Meğer ani esen sert rüzgara sağnak derlermiş.

Uzma en önde, rakiplere fark atmış gidiyoruz. Kınalıada’nın önünden kıvrılıp, Burgaz ve Kaşık arasındaki kanala varıyoruz. Bu arada balon denilen yelken açılıyor. Heybeli’nin önünden Büyükada’nın açığındaki şamandıraya doğru gitmemiz gerekirken, biz Dragos’a doğru yol alıyoruz. ‘Niye kestirmeden gitmiyoruz ki?’ diye soruyorum. Rüzgarın açısının ters olduğu söyleniyor. Kısacası rüzgar bize sağ elimizle sol kulağımızı göstermek zorunda bırakıyor.

Büyükada’nın önündeki şamandırayı da geçtikten sonra Dragos açıklarındayız. Eh artık sahil boyunca Kalamış’a varacağız. En yakın rakibimizin şamandıradan dönüşüyle aramızdaki farkın dört dakika olduğunu öğreniyorum.

PAZARA KALAMIŞ

Mayna emriyle balon yelken indiriliyor. Ve ne olduysa bundan sonra oluyor. Zaten az olan rüzgar tamamen kesiliyor. Olduğumuz yerde kalıyoruz. Yapacak hiçbir şey yok. Reis haricinde hemen herkes yatmış uyuyor. Sadece ‘Haydar, Haydar’ diye bağırışlar duyuyoruz. Rüzgarı çağırırlarmış. Herkes Haydarpaşa yönünden esecek rüzgarı bekliyor. ‘Haydaaaar’ diye bağırıp çağırıyorlar ama ne gelen var ne giden.

Nefesi kuvvetli bir hoca çağırsak diyorum. Şöyle bir üflese yelkenlere. Bu arada neredeyse denizin üzerinde durmuş olan bizi seyreden polis, seslenip ‘Bi tur versene’ diye dalga geçiyor.

İyi bir rüzgarda 15 dakikada alınacak yolu iki saatte alıyoruz. Sonunda finiş çizgisi anlamına gelen şamandırayı geçiyoruz ve hakem bottan düdüğü çalıyor. Bakıyorum birçok yelkenli daha Adalar’ın önünde. ‘Haydarı çok beklerler’ diyorum. Kalamış’a varmaları pazar gününü bulur herhalde.

Bu yarıştan çıkardığım sonuç ‘No Haydar, no yarış, no yat.’

Oğuz GÜVEN
X