GeriMehmet Yavuz Beyin Yarım Küreleri Özgürlüğünü İlan Ederse, Ne Olur?
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Beyin Yarım Küreleri Özgürlüğünü İlan Ederse, Ne Olur?

Beyin Yarım Küreleri Özgürlüğünü İlan Ederse, Ne Olur?

"Deniz kenarında bir çay içerken manzaranın güzelliğine mi odaklanırsınız yoksa arka masada oturan adamın peşinize düşmüş bir ajan olup olmadığına mı?"

İnsana inanılmaz gelebilir ama genellikle bu karar, dış dünyadaki koşullardan bağımsız olarak beyninizde olup bitenlerin bir yansımasıyla gerçekleşir. Beyin sağlığının, hayatı algılayış şeklimiz üzerindeki etkilerini birçok kez vurgulamışımdır. Elbette, “Manzara her zaman büyüleyici görünür” ya da “Kimseyi ajan takip etmez” demiyorum. Ama bazen gerçekler ve hayaller öylesine birbirine karışır ki ipin ucunu yakalayıp çözemezsiniz. Eğer gözünüzün önünde canavarlar, kafanızın içerisinde kimsenin duymadığı sesler varsa, herkes gibi “Normal” davranmanız da mümkün olmayacaktır. Sağlıklı bir insanın görüp algıladığı dünya ile bir şizofreni hastasının hayatı kavrayışı ve verdiği tepkiler bambaşkadır. Yunancadan gelen şizofreni kelimesi bu “Bölünmüş aklı” ve kendine özgü hayat algısını vurgular.

Peki, beyin yarım küreleri, bağımsızlığını ilan ederse ne olur?

Ne mi olur?! Tabii ki, en başta şizofreni olur…Beynin her iki yarım küresi özgürlüklerini ilan ettiğinde, beyin yarım küreleri bir konsensüs ve denge sağlamadan her biri ayrı telden çalmaya başladığında ortaya düşünce karmaşası ve muhakeme kaosu çıkar. Yani biri mersine gidiyordur, öbürü tersine…

Özgürlüğün Sonu Şizofreni mi?

Şizofreninin; duygu, düşünce ve davranışlarda anormal sapmalarla ortaya çıkan ruhsal bir hastalık olduğunu hemen hemen hepimiz biliriz. Şizofreninin nasıl oluştuğu uzun yıllar bilim insanlarının araştırma konusu olmuştur. Bilimin henüz gelişmediği zamanlarda düşünceler biraz farklıydı. İlk zamanlar baskın beynin daha fazla çalışmasından, sol ya da sağ beynin diğerine göre anormal düzeyde farklılık oluşturmasından kaynaklandığı düşünülmüştür. Sonraları bunun böyle olmadığı anlaşılmış ve şizofrenlerde sağ ve sol elin şaşılacak düzeyde, neredeyse eşit oranda kullanıldığı fark edilmiştir. Bu durumda beynin bir hemisferi baskın olamaz. Dolayısıyla eşitliğin işe yaramadığı ve problem oluşturduğu tek yer beyindir. Bir bakıma sağ ve sol beynin dengeli olması insanı dengesizliğe götürmektedir. Yani bir manada beyin hâkimiyetinin, sağ ve sol beyin arasında paylaşılamaması, aynı işe iki beynin de karışması söz konusudur. Dolayısıyla ortada bir baskın olma değil, baskın olmama hususiyeti vardır. Sağ ya da sol hemisferin ikisinden birinin baskın olması, beyin fonksiyonlarını düzene sokmaktadır. Ancak her iki taraf birbirlerinden bağımsız olarak aynı işi yapmaya kalkıştıklarında problem başlamaktadır. Newton'un “Herkesin işi, hiç kimsenin işidir.” sözü tam da bu bozukluğu açıklar niteliktedir. Şizofrenide beynin herhangi bir tarafı daha baskın olmadığı için, sağ ya da sol el baskınlığı da olmamaktadır. Bu yüzden sağlaklığı ya da solaklığı bir eksiklik değil, aksine normallik olarak değerlendirmek gerekir. Hatta her iki elini eşit derecede kullananların birazcık risk altında olduklarını bile söyleyebilirim.

Beyin Yarım Küreleri Özgürlüğünü İlan Ederse, Ne Olur

Bu noktada beynin hem sağ hem de sol lobunu, kısacası bütünsel olarak beynin her yerini mükemmel kullanan dâhilerde ve lider kişilerde, sağ ve sol beynin her an bağımsızlıklarını ilan etmeleri tehlikesi vardır. Bu nedenle “Dâhilik ile delilik arasında ince bir çizgi vardır’’ sözünü ciddiye almak gerekir. Bu hususu biraz açmak istiyorum. Lider beyinler, sağ ve sol yarım küreyi çok iyi kullanan, daha doğrusu beyinlerinden bir bütün olarak maksimum yararlanan kişilerdir. Bu nedenle lider beyinler, sahip oldukları üstün meziyetlerle şirketleri ya da ülkeleri yönetmeye aday olsalar da, bunların azcık yörüngeden çıkma eğilimleri vardır. Tabii ki burada hırs, hareketlilik ve coşku gibi duyguları kamçılayan dopamin’in de rolü olduğunu inkar edemeyiz. Dopamin öyle bir madde ki; azlığı da çokluğu da başa bela… Dopamin eksikliğinde Parkinson hastalığı zuhur ederken, fazlalığı illüzyonlar, halisünasyonlar, kuşkucu-şüpheci davranışlar, sanrı ve hezeyanlarla insanı psikoza doğru yolcu edebilir.

Enteresan bir konu da şizofrenlerde el-göz uyumsuzluğudur. Toplumda kişiler aynı taraftaki el ve gözlerini kullanmaktadırlar. Sağlaklarda sağ, solaklarda da sol göz baskınlığı mevcuttur. Hâlbuki şizofrenlerde genellikle çapraz baskınlık söz konusudur. Şizofrenlerde eli sağ, gözü sol veya eli sol, gözü sağ olanların sayısı epeyce yüksektir. Bu durum olay psikoza gittiğinde, iki beyin arasında görev dağılımının ve koordinasyonun bozulduğunu göstermektedir.

Bazı bilim adamları da, şizofrenlerde iki beyin arasındaki iletişimde kullanılan liflerde (korpus kallosum) problem olduğunu, bu yüzden iki yarımküre arasında haberleşmenin aksadığını iddia etmektedir. Bundan dolayı, bir beyin yaptığı işi karşı beyne haber verememekte, onunla istişare edememekte ve iki beynin aynı iş için çalışması uyumsuzluğa ve karışıklığa neden olmaktadır. Demek ki; istişare etmek sadece insanlar arası bir meziyet değil, beyninde istişareye ihtiyacı var.

Önemli bir başka nokta da doğuştan görme özürlü olanların şizofreni hastalığına yakalanmamalarıdır. Doğuştan körlerin beyninde sinir hücreleri arasında yeni bir organizasyon geliştiğinden, şizofreniye karşı direnç oluştuğu düşünülmektedir. Nitekim bu kişilerde, doğal olarak el-göz uyumsuzluğu da görülmemektedir.

İşte böyle… Bir bakıma, kendi içsel yolculuğuna çıkıp, geri dönmeyenlerin rotasıdır şizofreni… Başka türlü bir memlekettir. Bu dünya bir şizofreniye öylesine dışlayıcı ve yabancı gelir ki; sılasına bir türlü dönemeyen gurbetçi misali o hep kendi dünyasını yaşar. Kendine özgü farklı bir dili vardır. Aslında sözcükleri teker teker anlarsınız ama bütüne baktığınızda konuşan kişinin dünyasına girmekte zorlanırsınız. Cümleler arasında kopukluklar olabilir ya da cümleler anlamlıdır ama aralarında bir bağlantı yoktur. Yüzlerine dikkatle bakarsanız, bir gariplik sezmeniz mümkündür. Genellikle göz temasından kaçınır ve çevreyi takip etmekte zorlanırlar. Gözler sanki duyarsızdır, derinlikten yoksundur. Anlayacağınız ne yaşayan için, ne doktor ne de yakınları için kolay bir hastalık değildir bu…Beyin Yarım Küreleri Özgürlüğünü İlan Ederse, Ne Olur

Binbir surat kişilik (çoklu kişilik bozukluğu)

İki hemisfer arasında kaosa neden olan durumları irdelerken sadece şizofreniden bahsetmek eksiklik olacaktır. Beyin hemisferlerinin özgürlüğünü ilan etmesi dışında, uyumsuzluğa neden olan hemisferler arası “çatışma’’ da özel ve önemli bir konudur. İnsandaki duygu ve mantık çatışmaları da bireyin duygu durumunu etkilemektedir. Öyle sanıyorum ki her birey hayatında bir kez dahi olsa, “Mantık mı, duygu mu?” çıkmazında kalmış ve mesleki jargonda “inner conflict” olarak adlandırdığımız “iç çatışma” durumuyla karşı karşıya gelmiştir. Baskın hemisfere sahip olanlar bu gibi durumlarda çok daha sağlıklı kararlar alabilmekte herhangi bir ikileme düşmemektedirler. Yine şizofrenlerde, zaten mevcut bir bütünsel beyin ve kişiliğin ikiye bölünmesi söz konusu iken, çoklu kişilikte (multi-personality) bu durum daha da karmaşık bir hal almaktadır. Bu ruhsal hastalıkta birey, beyninin diğer yarımküresinin yönettiği kişiye bir yabancıya bakar gibi bakar ve hareketlerini izler. Bu yüzden, tek bedende farklı kişiler barındıran çoklu kişilik bozukluğu (multi-personality disorder) vakalarında, çatışma yaşanmaması mümkün değildir. Şöyle ki, dengeli ve kontrollü hareket eden superego ile aykırı politika izleyen, id ve ego arasında muazzam çatışmalar yaşanır. Tarihe geçmiş çoklu kişilik vakalarından biri Sybil'dir. Sybil Dorsett, 17 farklı insana (kadın/erkek) bölünmüş, normale bakışımızı etkileyen bir psikanaliz vakasıdır. Diğer bir vaka ise Billy Milligan’dır. Billy Milligan’ın ise tam tamına farklı 24 kişiliği vardı. Nerdeyse her kişiliğinin ayrı uzmanlık alanları vardı. Mesela bir kişiliğinde usta bir sanatçı kadar iyi saksafon çalıyor, diğer bir kişiliğinde üst düzey ressamlık yapıyor, bir diğerinde ise hematoloji konusunda en az bir doktor kadar uzmanlaşıyor. Her bir kişiliğinin, pasif, bağımlı, masum ya da suçlu veya uzmanlaştığı alanları ve her bir karakterin kendi hikayesi, ismi, kişisel imajı, kimliği vardı. İşin ilginç yanı bir kişiliğinde şeker hastası olup ilaç kullanırken, diğer kişiliklerinin tamamen sağlıklı oluşudur. Bir kişiliğinde 40’lı yaşlarda gözlüklü iken bir diğerinde 20’li yaşlarda sportmen bir hava vermektedir.

Giderseniz Geri Dönemeyebilirsiniz!

Bazen de kişi genellikle host ego (ana kimlik) bünyesinde iken arada bilinmeyen aralıklarla alt egolara (alt kimliklere) geçiş yapabilir. Alt kimliklerin sayısı kişiden kişiye değişkenlik gösterebilir, hatta Sybil ve Billy’de olduğu gibi anormal sayıda da olabilir. Kişinin ziyaret ettiği alt kimlik sayısı arttıkça, onun karmaşıklığı ve anlaşılabilirliği de zorlaşır. Daha da ilginci, kişinin herhangi bir alt kimlikte iken host yani ana karakterden tamamen habersiz olmasıdır. Bazı nadir durumlarda da ana kimlikten haberdardır ancak hareketlerini yine içinde bulunduğu alt kimliğe göre şekillendirir.

Tabii ki, çoklu kişilik yapısı, bireyin karşısındaki insanların da kafasını karıştırır. Düşünsenize bir arkadaşınız var ve o her karşılaşmanızda ayrı bir karakter sergiliyor. Bu arkadaşınızla ne düzeyde bir iletişim kurabilirsiniz ya da nasıl bir denge oluşturabilirsiniz. Elbette ki, bu durum sizin de aklınızı kurcalayacak, belki de sizin de kimyanızı bozacaktır. Hele ki birde vazgeçemeyeceğiniz veya uzak duramayacağınız, birlikte yaşamanız gereken bir insansa bundan etkilenmemeniz hemen hemen imkansız gibidir. Ayrıca farklı alter egolarda (yan kimliklerde) gezinmeleri uzun süreler alıyorsa, tam birine alıştığınızda karşınızdaki kişi, diğer bir alt kimliğe geçecek ve sizi ters köşe yapacaktır. Kişinin alt kimliklere yerleşip daha sonra ne zaman ana karaktere dönebileceği, döndüğünde de neler olabileceği de belirsiz bir konudur.Beyin Yarım Küreleri Özgürlüğünü İlan Ederse, Ne Olur

Kişinin bir kimlikten öbürüne yolculuk etmesine, genellikle travmaların sebep olduğu düşünülmektedir. Kişi psikolojik bir travma ile karşılaştığında, otomatik olarak diğer alt kimliğe rücu ederek kendisini mevcut gerilimden kurtarır. Belki de bilinçaltı geliştirdiği içsel bir mekanizma ile kendini oto pilota almakta ve her fren durumunda vites değiştirir gibi kimlik değiştirmektedir. Alkol boyutunun ileri düzeylere eriştiği kişilerin bu esnada neler yaptığını sonradan pek hatırlayamadıklarına çoğu kez şahit olmuşuzdur. Belki de kişi alkollü iken başka bir kimliğe transfer olmakta, alkolün etkisi geçince tekrar host (ana) kimliğe dönüş yapmaktadır.

Çoklu kişilik bozukluğu, bastırılmış duyguların kendilerine çıkış için yol aradığı kişilik transferi şekliyle de gerçekleşebilir. Kişi çok yapmak istediği ancak sosyal statüsünün ya da içsel reflekslerinin izin vermediği bir durum için, farklı bir kişilik yapısına geçiş yaparak dürtülerini rahatlatıyor da olabilir.

Enteresan konulardan bir tanesi de her alt kimlikte beynin farklı bölgelerinin kullanılmasıdır. Örneğin kişi bir alt kimlikte matematikte deha düzeyinde yetenekli iken, diğerinde edebi konularda mahir edebiyatçılara taş çıkartacak derece de kabiliyetli olabilir. Hatta her kimlikte kendisini konum, statü ve isim olarak bile ayrıştırabilir.

ABD’de tarif edilen ilginç bir çoklu kişilik vakasının, hostta yani ana kimlikte görme engelli iken, alt kimliklerin bazılarında gözlerinin görebildiği rapor edilmiştir. Yani kişi, aynı bedende ancak farklı zamanlarda ve farklı kişiliklerde hem görebiliyor hem de bir görme engelli gibi gezinebiliyor. ‘’Ey beyin sen ne gizemli feci bir şeysin’’ demekten kendini alamıyor insan…

Hukukçular İçin Zor

Ayrıca olayın, hukuki boyutları da insanı çileden çıkarabilecek düzeydedir. Alterlerin (alt kimliklerin) birinde suç (mesela cinayet) işleyen bir adam, diğer kişilik yapılarında ya da ana hostta bu suç işleyen profilin tam tersi düzgün bir karaktere geçmiş ise, bu kişi gerçekte suçlu mudur?, yoksa masum mudur?. Hakim neye göre ve nasıl karar verecektir. Bir tarafı suçlu bir tarafı masum bir profilde adli tabiplik nasıl bir yol takip edecektir. Eğer kişi suç işleyen kişilikten, normal ruh sağlığı özellikleri gösteren bir kimliğe geçti ise bunu hasta kabul edip ilaç da veremezsiniz. En doğrusu, kişiyi bir psikoanaliste sevkedip durumdan sıyrılmak diyebilirsiniz ama ya psikoterapistte başarılı olamazsa?!

Sanal ortamlarda, sosyal paylaşım sitelerinde, sohbet platformlarında, statülerini, fiziksel özelliklerini hatta fotoğraflarını değiştirerek, olduğundan farklı bir kimlik yapısı ile bulunanların durumları çoklu kişilik bozukluğu kategorisinde ele alınmamalıdır. Çünkü bu kişiler gerçekte ne olduklarının bilincindedirler. Bir kişilik yapısından diğerine transfer söz konusu değildir. Bununla beraber değişik bir farkındalıkla, gerçeklikten uzaklaşmış sanal kimlik yapılarını da normal kabul edemeyiz. Bunu bir davranış bozukluğu olarak ele almak daha doğru olacaktır.Beyin Yarım Küreleri Özgürlüğünü İlan Ederse, Ne Olur

Siklotimik İlişkiden Uzak Durun

Diğer taraftan çoklu kişilik bozukluğu, siklotimik kişilik yapısı ile karıştırılmamalıdır. Siklotimik kişilik yapısı, duygusal dalgalanmaların olduğu özel bir durumdur. Kişi bazen kendini çok neşeli ve keyifli bazen de çökkün ve depresif hisseder. Olay, bipolar bozukluktaki kadar patolojik düzeylerde olmayıp bir hastalık olarak tanımlanmasa da yine de karmaşık ve yorucu bir durumdur. Özellikle siklotimik yapılı kişilerin birlikte olduğu insanlar, mevcut duygusal gel-gitlerden fazlasıyla yorulurlar. Üstelik kişi keyifli olduğu üst mod’da yaşarken karşındaki kişileri de çok mutlu ederler ve enerjileri ile etrafa neşe saçarlar. Buradaki tehlike, kişilerin yaşadıkları keyifli süreçte diğer bireyleri kendilerine bağımlı hale getirebilmeleridir. Ancak madalyonun diğer tarafına geçildiğinde, siklotimik kişinin çökkün tarafı ile karşılaşıldığında tam bir hayal kırıklığı yaşanılır. Tabiri caizse eğer arkadaşınız sizi bir göklere çıkarıyor sonra ise yerin dibine sokuyorsa; bu durumda hangi insan, ruh sağlığını sağlıklı bir şekilde devam ettirebilir. Ancak siklotimik yapıda kişi, çoklu kişilik yapısından farklı olarak pozitif ve negatif yanlarının farkındadır. Sadece duygusal dalgalanmalarının etkisi ile iniş çıkış yaşamakta ve karşındakine de yaşatmaktadır. Bu anlamda çoklu kişilik yapısının daha patolojik bir tablo olduğu kesindir.

Sınırda Bırakan Borderline

İki yarımkürenin uyumsuzluğundan kaynaklanan bir diğer durum da sınır kişilik ve uçlarda yaşama eğilimi olarak tanımlayabileceğimiz (Borderline Personality Disorder) bir tablodur. Bu hastalığın adındaki “borderline”, kişinin ilk zamanlarda ne psikoz ne nevroz olan doğası nedeniyle, sınırda kalmasından dolayı verilmiştir. Bu vakalarda tam ve eksiksiz bir taraflılık söz konusudur. İyi-kötü, güzel-çirkin, doğru-yanlış kavramları çok keskin çizgilerle ayrılmış ve davranışlarda kontrolsüzlük ön plana çıkmıştır. Yaşadıkları gel-gitler uçlarda olduğundan hiç bir şeyin ortası, ayarı yoktur ve kendini imha/intihar (self-destruction) eğilimi gösteren bir yapıda seyreder. Ne var ki hastalığın pek tanınmamasından olsa gerek son yıllarda pek çok insan bilinçli ya da bilinçsiz şekilde “Ben borderline'ım” demekte ve oto-kontrol konusundaki yetersizliğine kılıf aramaktadır.
Yaşanılan gel-gitler, uçlara geliş gidişler öylesine çarpıcı boyuttadır ki; örneğin borderline olan bir kişi, trafik kazası nedeniyle kanlar içinde yatan kazazedenin yanından umarsız ve kayıtsızca sakız çiğneyerek geçip, evinin önüne geldiğinde yağmurdan ıslanıp soğuktan titreyen bir kedi yavrusunu gördüğünde; salya sümük ağlayarak bu yavrunun dramını anlatan on sayfalık bir yazı yazabilir.

Dissosiyatif füg aslında nedir?

Biz hekimleri çok uğraştıran ayrışma (dissosiyatif) bozukluklarının pek çok türü olmakla beraber bana göre en çarpıcı çeşitleri dissosiyatif amnezi ve füg tablolarıdır. Daha nadir görülmekle birlikte disosiyatif füg, farklı kimliklere bürünmenin bir şeklidir. Ancak dissosiyatif füg yapılarında, birbirlerine yakın yan kimlikler söz konusudur. Çoklu kişilik bozukluklarında olduğu gibi birbirinden uzak farklı kimlik ve yapılar arz etmez. Aslında burada ana kimlikten kısa süreli (birkaç dakikadan, birkaç güne kadar değişebilir) uzaklaşıp, farklı bir kimliğe bürünüp ve sonra tekrar ana hosta geri dönme söz konusudur. Yani ana kimlikte uzun süreler yaşarken, kısa sürelerle farklı yan kimliklere geçme ve yan kimliklerde iken yapılanların hiç hatırlanmaması söz konusudur. Yani bir nevi kişi kendini oto-pilota bağlar ve bu esnada yaşadıklarını sonradan hiç hatırlamaz. Her şeye rağmen benim kişisel kanaatim, dissosiyatif füg ve amnezi vakalarının aslında birer temporal (psikomotor) epilepsi oluşudur. Yani aslında bu tablo bir çeşit sara hastalığı olabilir.
Bir Ben Vardır Bende, Benden Dışarı...Beyin Yarım Küreleri Özgürlüğünü İlan Ederse, Ne Olur

Depersonalizasyon bozukluğu ise bireyde kendi gerçekliğinden ve bedeninden ayrılma hissiyle gelen, sürekli ve yinelenen yaşantıların olduğu bir durumdur. Kişi dışarıdan kendisini izliyor gibi olabilir. Farklı biri gibi algılıyor da olabilir. Diğerlerinden farkı, bu tabloda bireyin gerçeği değerlendirmesi bozulmaz. Daha tedavi edilebilir olmaları diğer psikiyatrik bozukluklara göre farklılık oluşturur ancak pek çok ekol bu bozuklukları şizofreni içinde değerlendirir. Oysaki şizofreni, beynin fizyolojisini de vurmakta ve daha büyük sıkıntılara neden olmaktadır.

Hülasa dissosiyatif bozukluklarda bir host (asıl) ve alter (alternatif) egolar diğer bir deyişle ana ve alt (yan) kimlikler vardır. Bu noktada genel psikoanaltik eğilim, kişiyi uzun süreli takip ederek Hostu bulmak ve Host bulunduktan sonra da alterlerle birleştirmeye çalışmak, böylece çoklu kişiliği tek kişilik haline dönüştürmeye çabalamaktır. Bu noktada sağlıklı bir şekilde ana kimliği tespit edebilme zorluğunun yanı sıra, psikoterapistin etik bir tartışmaya neden olabilecek şekilde alteri tutup hostu bastırmaya çalışması da söz konusudur. Terapi sürecinde hostun adı ile hitap edilmesi de dikkat edilmesi gereken bir husustur. Ayrıca eğer terapist, merakını yenemeyip alterlerden birini çok kurcalarsa onu kalıcı hale getirme tehlikesi söz konusu olabilir. Hipnoz da bir tedavi seçeneği olmakla beraber, bu tedavide de yeni alterlerin ortaya çıkması riski de vardır. Alterleri hostta birleştirirken, ilk başta ayrışmaya neden olan travmanın yıkıcı etkilerine karşı da önlem alınmalıdır.

Nöroloji Uzmanı Dr. Mehmet Yavuz

https://twitter.com/drmehmetyavuz

www.reemnp.com

False