GeriAdil Yıldırım Aşk ile Saplantı Arasındaki İnce Çizgide Dans Etmek
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Aşk ile Saplantı Arasındaki İnce Çizgide Dans Etmek

Aşk ile Saplantı Arasındaki İnce Çizgide Dans Etmek

"Herkese merhabalar. Hüzünlü ama gerçek; yaz bitti. Bernardo Bertolucci’nin unutulmaz filmi Çölde Çay’ın son sahnesinde filme adını veren kitabın İngiliz yazarı Paul Bowles kameraya bakmadan profilden şunları söyler: “İnsan hayatının sonuna kadar daha kaç gün batımını izleyecek, daha kaç yaz mevsimi görecektir?”"

Hayat, geçirdiğimiz yazlar ile anlam kazanıyor ve kimi yaz aşkları ömür boyu unutulmuyor, insan ruhunun en derin noktalarına işliyor muazzam anılarla.

Peki aşk ile saplantı arasındaki ince çizgide dans etmenin yolu nedir?

Yıllardır bireysel ilişki koçluğu yaptığım için binlerce insanla çalışma şansım oldu; bu çalışmalardaki gözlemlerimi ve kendi çevremdeki ilişkilerde olan biteni analiz ettiğimde şunu açıkça görüyorum: maalesef bizim ülkemizde saplantı haline gelmiş ve içinden çıkılmaz bir karmaşaya dönüşmüş ilişkilerin sayısı oldukça fazla. Bunun temel sebebi ise ilişkilerin oluşumu ve yönetimi konusunda bireylere hemen hiçbir eğitimin verilmiyor olması.

Hayattaki başarının temelinde öncelikle insanın kendisiyle kurduğu veya kurmak zorunda olduğu ilişki yatar; ancak birçok insan kendisiyle sağlıklı bir ilişki içerisinde değildir. Aynaya baktığında gördüğü insanın çocukluğundan gelen travmaları vardır, anne baba ilişkisi sağlıklı değildir ve bu kötü anılar onun ömür boyu kurmak zorunda olduğu tüm ilişkilere derin etkilerde bulunmaktadır. Bunun çözümü için profesyonel yardım almak aklının ucundan bile geçmez zira yüzleşmek bir insan için belki de en büyük ve aynı zamanda en zor sınavdır.

Kendi travmalarının yanı sıra karşı cinsle ilişkinin nasıl kurulması gerektiği konusunda hiçbir eğitim almamış olması ve karşısına çıkan ilk insanla evlenmesi konusunda maruz kaldığı aile baskısı bir insanı olabildiğinde zorlar, nefes alamaz hale gelir. Annesi kızını evlenmesi konusunda baskı altına alır, teyzeler ilerleyen yaşına işaret ederler ve tüm aile fertleri yaşı geçmeden evlenmesi gerektiği hususunda yerli yersiz hatırlatmalarda bulunurlar. Bütün bunlar olup biterken kızın iş hayatında her şey yolunda gitmektedir, kariyer basamaklarını hızla tırmanır ve tüm öğrencilik hayatında yaptığı sıkı çalışmaların sonuçlarını artık almaya başlamıştır.

Fakat, doğduğu kasabada yaşayan annesi sürekli aramakta ve her geçen gün baskıyı arttırmaktadır; “haydi artık kızım, yaşın geçmeden birisini bulmaya çalış!”

Aşk ile Saplantı Arasındaki İnce Çizgide Dans Etmek

Bu baskılar öyle bir noktaya gelir ki, kız evlenmek zorunda olduğunu yoksa annesinin onu asla rahat bırakmayacağını anlar ve annesinin bulduğu bir damat adayıyla hızla söz ve nişan yapılır, tek maksat bir an önce evlenip bu baskıyı sona erdirmektir.
Daha tanımadığı bu adamla evlenir. Hiçbir şey hissetmez. Adamı hiç tanımaz. Oysa hayatında düşebileceği en büyük tuzağa düşmüştür; evlilik denilen ve gayet kolay zannedilen toplum baskısına adımını atmıştır.

Evliliğin daha üçüncü ayında bu adamın kendisiyle tamamen farklı bir yapıda olduğunu anlar ve bir anda tüm bunların neden başına geldiğini anlamaya çalışır. “Ben neredeyim, neden buradayım, bütün bunlar neden benim başıma geldi?” gibi soruları sormaya başlar ancak soru sormak ya da yanıtları bulmak için çok geç kalmıştır.

Hani derler ya: artık çok geç!

Oysa daha oyun yeni başlamaktadır; tamamen farklı dünyalardan gelen, asla mutlu olamayacak ve aile baskısıyla evlendirilen nice çiftlerin boşanmasının önündeki en büyük engel yani “saplantı” şimdi devreye girecektir. Müsaade ederseniz kısaca açıklayalım:
Teknoloji ne kadar ilerlese, birtakım ülkeler uzayın derinliklerinde yeni galaksiler bulmaya çalışsalar ve her geçen gün dünyadaki mesafeler ortadan kalksa bile, bir şey hiç değişmiyor; çocukluktan gelen saplantılar.

Bir evlilikte son derece mutsuz ve üstelik bu sebeple iş hayatındaki başarılarını da kaybetmeye başlamış bir kadın düşünelim, yukarıdaki satırlarda bu kadının gelişimini ve onu zoraki bir evliliğe götüren yolu kısaca aktarmaya çalıştım. Fakat ne kadar mutsuz olsa da bu kadın boşanamıyor çünkü ona verilen bir eğitim var: “hayatını tek bir erkekle geçirmelisin, yeni birisiyle tanışmakla mı uğraşacaksın, en azından bu adamın huyunu suyunu biliyorsun!”

Eğitim durumu, sosyo kültürel yapısı ne olursa olsun, çok sayıda kadın işte bu anlayışla kötü giden evliliğini ya da ilişkisini bitiremiyor ve aslında kendisine hiçbir saygısı olmayan, oldukça kötü davranan ve sürekli aşağılayan adamlarla hayatını geçirmek zorunda hissediyor.

Sadece evlilikler değil, ilişkilerde de aynı durum geçerli. Öyle davranışları alttan alan ve adama yeniden, yeniden ve yeniden şans veren kadınlar var ki, bunun sebebi kendilerine sorulduğunda: “bu devirde zaten erkek bulmak zor, bulsam da onun da kötü huyları olmayacak mı Allah aşkına!? Başımıza iş çıkarmayalım şimdi, bu adam özünde iyidir hoştur, bir şekilde bununla hayatıma devam etmeye çalışayım” diyerek kendilerini enerji olarak sürekli aşağıya çeken ilişkilerin içerisinde kaybolup gidiyorlar.

Aşk ile Saplantı Arasındaki İnce Çizgide Dans Etmek

Aklıma güzel bir hikaye geldi; Cristoph Colomb keşiflerini yapmak için önce Portekiz Kralı’nın kapısını çalar fakat kral ona ödenek vermez ve şöyle der: “zaten bütün dünya aynı değil mi! Ne diye başımıza iş çıkartıyorsun be adam?”

Dünya, yeni bir adım atmaya korkanlar ve bundan asla çekinmeyenler arasındaki ince çizgide dans ederken, bir insan da yaşı ne olursa olsun kendisine şunu sormalıdır:

“Ben aşk ile saplantı arasında dans ederken hangi tarafa yakın olmalıyım?”

Aşk, hissetmektir, karşılık almaktır, insan ruhuna enerji veren ateşi birlikte yakmaktır. Elbette anlaşmazlıklar olur, her şey aynı seviyede hissedilmez ve genelde bir tarafa daha aşıktır, ancak içinde saygısızlığa, kötü davranışlara yer yoktur. Bu sadece arabesk edebiyatında yer alır, normal hayatta bir insan saygısızlığa ve kendisine yönelik değersiz davranışlara asla aşk adını veremez. Bunun adı saplantıdır ve saplantıların toplumsal sebeplerini, köklerini, aileden gelen koşullarını yukarıda kısaca anlatmaya çalıştım zira kimse yaşadığı toplumdan bağımsız hareket edemez ve ne kadar birey olsa da bireysel hayatını toplumsal hayatın dışına taşıyamaz dolayısıyla küçük yaştan itibaren ona dayatılan tabuların ve geleneklerin esiridir.

“Ben bir başkasıyla olursam kendimi kirlenmiş hissederim” diyenler vardır mutlaka. “İşte bu sebeple, bana dövse de, bana hakaret etse de ben bu adamla olmaya devam etmeliyim” diye düşünenler; çünkü annesinden babasından bu eğitimi almış olanlar vardır bir yerlerde.

Sonra uzakta batan güneşe bakarken sonsuzluğa doğru fısıldarlar: “Bunca sene çile çektim, bilmiyorum ki aşk mı saplantı mı, nedir bunun adı tam olarak?”

Hayat gelip geçer, insan bir anda kırk sonra elli yaşına girer; asla mutlu olamadığı bir insana saplanıp kalmıştır, kim bilir hangi sebeple geçmiştir yıllar;

Aşk mı yoksa saplantı mı?

Bana sosyal medyadan gönderdiğiniz mesajlar ve yorumlar için teşekkür ederim.
Seviliyorsunuz.

Adil YILDIRIM
İlişki Danışmanı Ve Yazar

Instagram: Adilyildirimyazar

Youtube: Adil Yıldırım