Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Macar Rapsodisi: Girizgâh

KİTAP önümde yok mealen aktaracağım. Büyük Ortaçağ tarihçisi Marc Bloch o çok ünlü “Feodal Avrupa” adlı başyapıtında aşağı yukarı şu ifadeyi kullanır:“Yanlış kanaatin aksine, geçmişte Yaşlı Kıta’yı esas korkutanlar ne Cermen barbarlar, ne de İslam Berberiler olmuştur. Avrupa’yı tir tir titretenler Macarlardır”.

Bloch bu saptamanın ardından da, Ural civarından yola çıkıp sonsuz stepler kat eden ve nihayetinde de Tuna boyuna yerleşen; daha doğrusu Hıristiyan koalisyon tarafından oraya püskürtülen Asya kökenli kavmin gerçekleştirdiği akınları, yağmaları, katliamları sıralar.

İMDİİ, “anti-Macar” girizgâhla başladığım için Attila soyundan inen ulusa husumet beslediğimi düşünmeyin. Bu antipatimi de “bilimsel” temele oturtmak istediğimi sanmayın.
Hâşâ ve tam tersine, çünkü aslında Macarlara karşı çok ciddi bir yakınlık hissederim.
Bir kere, 3. kat komşumuz olan ve 1956’daki Sovyet işgalinden sonra kapağı zar zor İstanbul’a atan Margit Teyze’nin her Pazar hazırladığı “palaçinka” gözlemelerin tadı hala damağımda duruyor. Sonraları en kalantor Peşte lokantalarında bile aynısını taam edemedim.
Diğer taraftan, ta 1971 yılında ve ilkin Çekoslovakya, ardından da Romanya üzerinden Macaristan’ı batıdan ve doğudan iki defa kat ettiğimde öylesine bir rahatlama hissetmiştim ki!
Yine Rus kuklası olan ama pragmatik bir uygulama sürdüren parti şefi Janoş Kadar o 1956 isyanından beri komünizmin “gulaş”, yani “karnı tok, sırtı pek” tariflisini pişiriyordu.
Dolayısıyla hem Buda kahvelerinde nohut kavurması değil gerçek kahve vardı, hem de masalardaki rüzgâr Prag ve Bükreş’teki totaliter karabasana kıyasla ferah feza esiyordu.
Bir içim su kızlar da taş baldırlarını “proleter edep” (!) riyakârlığıyla gizlemiyordu.

ÜSTELİK şimdi düşünüyorum da, Macaristan’a ve Macar halkına karşı duyduğum bu garip sempatiyi açıklamak için diğer çocukluk ve ergenlik şartlanmalarına da çıkabiliriz
Hadi, duhuliye parası olanın Taksim Belediye Gazinosu’nda, olmayanın da bizim gibi İstanbul Radyosu’nda dinlediği “Darvaş ve Sihirleri Kemanları”nı geçelim.
Hatta “Türk Beşleri”nin taklit ettiği Bartok, Harsanyi, Koday gibi üstat bestecilerin musiki boyutunu bile geçelim. Fakat “resmi ideoloji” de Macarlara çok yakın duruyordu.
Eh, “Türk Tarih Tezi” hezeyanına göre onlarla aynı “arî ırk”a dâhil değil miydik?
Macarca “Fin-Ugor” dil ailesinden diye Altay Türkçesini buna yamalamamış mıydık?

NİTEKİM zahir bu “Macar rapsodisi” etkisinden olacak, fetret marşı “Estergon Kalesi su başı hisar / Baykuş çağırır, bülbül susar / Kâfir bayrağı burcuna asar” dese bile “resmi tarih” aynı tarihin okul kitaplarında aynı Macarlara gayet de “kıyak çekmişti”.
Osmanlı hâkimiyetine girmiş tüm milletler arasında bir tek onlar aşağılanmıyordu.
Sonra buna bir de “gulaş” deyiminin bile Yeniçeri “kul aşı”ndan indiğini; artı, Petöfi lisanında hâlâ Dede Korkut diline ait pek çok kelimenin bulunduğunu eklemek gerekiyor.
O halde, son tahlilde bir Türk olarak benim de Ferenc Liszt’in diyez majör “Macar Rapsodisi”ni İdil Biret piyanosunda dinlerken “Macarlaşma”mı (!) biraz normal karşılayın.
Yani sözün özü, büyük Ortaçağ tarihçisi Marc Bloch, “Avrupa’yı tir tir titretmiş esas kavim Macarlardır” saptamasını yaparken gerçeği ne denli dile getiriyor olsa bile, bu ilmi doğru benim Macarlara ilişkin “hissi doğru”mu değiştirmeye yetmedi ve yetmiyor.

HAYIR, tam böyle değil! Yukarıda epey lâtifeye kaçtım.
Cumartesi havaiyatı ya, “Macar Rapsodisi”ne nazik tuşe, cazi tını bir girizgâh yaptım. Oysa çok “forte” vuruş gerekiyor, çünkü 1 ocakta AB dönem başkanı olan Budapeşte Avrupa’yı yine tir tir titretiyor ki, rapsodi “finale”sini Salı günü bu icrayla yorumlayacağım.

X