Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Macar Rapsodisi: finale

İKİ gündür belirttiğim gibi, komünizmin çöküşüyle birlikte ve stratejik bir kararla, eski Doğu Bloğu ülkeleri öyle ince elenip sık dokunmadan AB bünyesine dâhil edildiler.

Yukarıdaki acelecilik de kaçınılmaz olarak onların sorun ve zaaflarını Brüksel’e taşıdı.
Nitekim de güncelliğinden dolayı şu an “Macaristan meselesi” ilk plana çıkıyor.

GÜNCEL, çünkü söz konusu devlet 1 Ocak’ta Topluluk dönem başkanlığını devraldı.
Oysa Budapeşte’deki sağ ve milliyetçi hükümet “Avrupa değerleri”ni çöpe atıyor.
Şu kadarını sayayım: Bizim RTÜK’ü bile solda sıfır bırakan ve basını prangaya vuran otoriter yasa bir; krizi yabancılara yükleyen ağır vergilendirme iki; Çingeneler başta Macar etnisiteden olmayan azınlıkları ayırımcılığa tabi tutan gizli pratik de üç, Viktor Urban iktidarı hem AB legalitesiyle, hem de etiğiyle çelişen siyasetleri uygulamakta tereddüte düşmüyor.
Bu durum da diğer yeni üyelerin zaten hiç bitmeyen öteki sorunlara tuz biber ekiyor.
Dolayısıyla, “esas eskiler”in yine “esas Avrupa” orkestrası Frenc Liszt’in “Macar Rapsodisi”ni icra etmek yerine, yirmi yıl önceki aceleciklerine yüksünerek “oy neyledik, neyledik / sizi bağrımıza taş eyledik” cinsinden bir yakında türküsüyle saç baş yoluyor.

BU yakınmanın âlemi yok! Zira hayat seyrini sürdürecek. Geriye dönüş de olmayacak.
Ne Budapeşte, ne de sorun yaratan diğer Doğu başkentleri Topluluk’tan ihraç edilecek.
Zaman meselesi, kâh iteklenerek, kâh köteklenerek hepsi de tedricen “ehlileşecek”(!).
Ama kabul, böyle bir sürecin bizzat AB çıtasını aşağıya çekmesi ihtimali es geçilemez.
Fakat “çok vitesli Avrupa” alternatifi zaten hanidir ortalıkta dolaştığı için bunu şimdilik gündem dışı bırakalım ve esas konumuz olan o “Doğu sorunu”na gelelim.

TABİİ burada “Doğu Sorunu” derken imparatorluğumuza ilişkin “Şark Meselesi”ni değil, yukarıdaki Doğu Avrupa ülkelerinin AB’de yarattığı “pürüzleri” kastediyorum.
Bir kere her şeyden önce, müteveffa Çekoslovakya hariç söz konusu devletlerden hiçbirinde ne yerleşik, ne de modern anlamda bir “demokrasi kültürü” mevcut oldu.
Varşova’dan Sofya’ya ve Bükreş’ten Budapeşte’ye, bu başkentlerin hemen hepsi 1. Harp’ten itibaren yarı otoriter, yarı totaliter ve yarı militarist rejimler altında yaşadılar.
Artı, başta Yahudi düşmanlığı olmak üzere açık ırkçılıkla da flört eden şovenizm ve milliyetçilik daima gerek idari mekanizmada, gerekse sivil kitlelerde belirleyicilik taşıdı.
Hatırlayalım, Hitler 1940’da Transilvanya’yı tekrar hediye edene dek, 1920 Trianon’ unda yarı sathını yitirmiş olan o Macaristan’da bayraklar tam yirmi yıl matem simgeli çekildi.
Romanya’daki dehşet Yahudi pogromlarına ise sırf Nazi taklidi “Demir Muhafızlar” değil, aynı zamanda ahalinin önemli bir bölümü can-ı gönülden ve akın akın katılmıştı.
Özetlersek, komünizm sonrası AB’ye giren ülkelerde sivil demokrasinin derin kökleri yoktu ve milliyetçilik ve şovenizm de geçmişte tüm buraların sosyal coğrafyasını belirlemişti.

İMDİİ, hadi o komünizmin zaten demokrasi projesi olmadığı için bu boyutu geçelim.
Peki de, “yeni insan” yarattığını ve milliyetçiliği “proleter enternasyonalizmi”yle yıktığını iddia eden yarım yüzyıllık kızıl rejimlerden sonra bugün yaşananlara ne buyrulur?
Yıkım bir yana, nasıl oluyor da o milliyetçiliğin bile en kavmiyetçisi hâlâ kol geziyor?
İşte temel soru buraya odaklanıyor ve yegâne cevabı, liberal demokrasilerdeki hür insaniyetçiliğin totaliter ve otoriter sistemlerdeki dayatmacılığa olan kesin üstünlüğü veriyor.
O halde kaygı yok, tüm AB başkentleri gibi Budapeşte Senfoni Orkestrası da “Macar Rapsodisi”nin “finale” bölümünü nihayetinde, bu cevap notalarına bakarak icra edecektir!

X