Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Lüksemburg sonrası (I)

Hadi ULUENGİN

Herkes bilincinde ki AB Zirvesi'nde benimsenen karar hayati önem taşıyor. Ben sorunun siyasi, felsefi ve toplumsal bağlamlardaki değişik boyutlarını göz önüne alarak tüm hafta boyunca konuyu değişik veçheleriyle inceleyeceğim.

İlk olarak da stratejik Türk dış politikası çerçevesinde irdeleyeceğim.

* * *

MAÇLARDA ‘duy sesimizi Avrupa’ diye bağıran ‘sokaktaki adam’ın kompleks, hınç ve dar ufukluluğuna tercüman olduğu için Ecevit'in sözünden yola çıkarak başlıyorum. DSP lideri AB kararı arifesinde yaptığı son açıklamada İnönü'ye atıfta bulunarak ‘yeni bir dünya kurulur ve Türkiye orada yerini alır’ dedi.

İlkin Bülent Ecevit'in artık anlaması gerekiyor ki İsmet Paşa'nın tepki çerçevesinde temenni etmiş olduğu o ‘yeni dünya’ hiçbir zaman kurulmadı.

1964'den Soğuk Savaş nihayetine kadar ne küresel dengeler değişti, ne Ankara'nın bu dengeler içindeki geleneksel konumunda bir farklılaşma oldu.

Fakat doğru, bugün ‘yeni bir dünya’ konjonktürü 1964'e oranla daha net...

Ama Ecevit'in artık yine anlaması gerekiyor ki kaotik sancılarla doğmakta olan bu ‘yeni dünya’ kendisinin sandığı ve arzuladığı gibi coğrafi ve politik bir ‘Üçüncü Dünya’ buzağılamayacak. Hayal defteri kapandı. Tozlu arşive kalktı.

Muhtemel bir ‘yeni dünya’ içiçe geçmiş ve karşılıklı bağımlılıkla yaşayan öbek gruplaşmalardan oluşacak. Rekabet ideolojide değil ekonomide odaklaşacak.

Peki, Lüksemburg sonrasında Ankara bu gruplardan hangisini tercih edecek ?

* * *

TEMEL alternatifler şunlar: Bir: Ecevit'in hayali ‘Üçüncü Dünyacılığını’ benimseyerek Ortadoğu'ya ve daha da gariban coğrafyalara dönmeye çalışmak.

İki: Bunlara Rusya ve Çin'i de eklemek.

Üç: ABD - İsrail ekseninde Kafkasya ve Orta Asya'ya ‘sarkmak’

Dört: AB kararlılığında ısrar ederek ‘Avrupacı’ siyasetten caymamak.

* * *

İLK seçenek ülkemizi politik ‘izolasyonizme’ götüren ve sosyolojik planda da toplumsal ütopyamızı tırpanlayan bir dehşet tercihi olacaktır.

Bu alternatif Türkiye'yi karanlıklara sürükleyecektir. Kaldı ki İKÖ Zirvesi kararı ortadadır ve Ankara'nın böyle bir seçim yapmak şansı yoktur.

Veya yaptığı takdirde kendisine ödetilmek istenen bedel ağır olacaktır.

Rusya ve Çin'e açılmak ise mümkün, hatta gereklidir. Ancak bu aksesuvar nitelikteki ikincil bir siyasettir. Belirleyici değil tamamlayıcıdır.

Üçüncü alternatif ise hızla ön plana çıkmaktadır. Başbakan Yardımcısının anti - emperyalist retoriğine rağmen Türkiye aslında ABD - İsrail mihverindeki stratejik bir oluşuma doğru kaymaktadır. ‘İnce ayar’ yapıldığı takdirde yarar sağlayacak ama diğer seçenekler elden kaçmakta olduğu için de bu ‘ayar’ yapılamadığından, böylesine ‘kucağa oturan’ bir dış politika çok tehlikedir.

Ankara'nın Washington ve Kudüs'le al takke ver külah olması ilk bakışta ve özellikle Kafkasya ve Orta Asya'da kar getirecek gibi gözükse de, söz konusu siyaset bizi hem belirli bir yakınlığı korumak zorunda olduğumuz Ortadoğu ve İslam ülkelerinden uzaklaştırmaktadır, hem Moskova'nın husumetini çekmektedir.

Dolayısıyla, Lüksemburg kararına ve ‘sokaktaki adam’ın tepkisine rağmen Türkiye, coğrafi aidiyetini taşıdığı, ruhi ütopyasını paylaştığı ve iktisadi mübadelesini yoğunlaştırdığı Avrupa'ya yönelik dış siyasetinden caymamalıdır.

Taktik varyantlara yönelse bile stratejik hedefini milim oynatmamalıdır.

Türkiye bilmelidir ki eğer ‘yeni bir dünya’ kurulmaktaysa, öbeklerden oluşacak bu ‘yeni dünya’da kendisi hala ve hala en çok AB grubuna yakındır.

Tıpkı dün olduğu gibi bugün de bu öbekle bizim göbek bağımız vardır...

Yarın Lüksemburg aynasına düşen kendi suretimizin tasvirini yapacağım.

X