Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Lübnan’daki Türkiye; Türkiye’deki Türkiye

Beyrut havaalanından şehir merkezine doğru giden yolun iki kenarındaki direklere asılmış, ortasında barışı simgeleyen güvercin, beyaz posterler dikkatimi çekti.

Üzerinde Arapça alt alta, “Qulna Naqul, Şukran Katar” yazıyordu. Yani, “Hepimiz Diyoruz ki, Teşekkürler Katar”...

Aynı yolda aynı direklerde genellikle üzerlerinde Nasrallah’ın fotoğrafı, Hizbullah’ın posterleri asılı olurdu.

Ne de olsa, Beyrut havaalanından şehre doğru gelen yolun iki yanında, Filistin mülteci kampları Sabra ve Şatila’ya kadar Şii semtleri yerleşiktir.


Başbakan Tayyip Erdoğan ile birlikte, yarım günlük hızlı Beyrut seferinde, Ordu Komutanı Michel Süleyman’ın parlamentodaki yemin törenini izlemek için, havaalanından şehir merkezine doğru yol alırken, Lübnan’a ayak basan herhangi bir insanı, böylece ilk karşılayan Katar’a teşekkür oluyordu.

Bu, aynı zamanda, bölge diplomasisinde S.Arabistan’ın geleneksel rolünü çalacak biçimde öne çıkan, küçüklüğü ile ters orantılı bir role soyunan Katar’ın bölge politikasındaki yükselişini ifade ediyordu.

Havaalanına ayak basar basmaz, bir başka Michel’i, kırk yıllık dostum Michel Naufal’ı aradım.

Ülkenin müstakbel başbakanı Saad Hariri’nin sahibi olduğu Al-Mustaqbal (Gelecek) gazetesinin genel yayın yönetmeni.

“Geldik” dedim, “Beyrut’tayız.”

“Ben de” diye cevap verdi, “Şu anda yarınki yazımı yazıyordum.

‘Osmanlılar geri döndü’ metaforu ile...”

Osmanlılardan kasıt, biziz.

Yani, Türkler.

Katar başkenti Doha’da, Katar Emiri’nin himayesinde gerçekleşen.

Cumhurbaşkanı seçimi krizine son veren, Lübnan iç savaşını önleyen ve ülkede yeni bir sayfa açan “Doha Uzlaşması”nın perde arkasındaki bölge gücü.

***                  ***               ***

Tayyip Erdoğan, işte o nedenle, “tarihi gün” sayılan Pazar günü Lübnan’a gitti ve parlamento toplantısında kürsünün önünde, Lübnan Başbakanı Fuad Siniora ile Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musa’nın arasındaki yerine oturdu. Siniora’nın sağında Katar Başbakanı oturuyordu.

Arkada kürsüde ise Meclis Başkanı Nebih Berri, sağında yeni Lübnan Cumhurbaşkanı Michel Süleyman, solunda Katar Emiri.

Tribünlerin ilk sırası Dışişleri Bakanlarına ve gelen yabancı devlet adamlarına ayrılmıştı.

İran Dışişleri Bakanı Manuçehr Muttaki, Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim, Mısır Dışişleri Bakanı Abu Gait, S.Arabistan Dışişleri Bakanı Suud bin Faysal ve Batılılar; Fransa Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner, İspanya Dışişleri Bakanı Miguel Angel Moratinos, AB’nin Dış Politika ve Güvenlik’teki bir numarası Javier Solana. Türkiye Dışişleri Bakanı Ali Babacan da, Avrupalıların bulunduğu kesimde yerini almıştı.

Parlamento salonu, Lübnan’ın, sadece Ortadoğu politikasının “radar ekranı” değil,  Batı ve İslam Dünyası arasındaki ilişkilerin ve bunun formatının da “aynası” olduğunu gösteren biçimde, belki de pek az ülkede rastlanabilecek bir devlet adamları galerisi görüntüsündeydi.

Lübnan’da görünürlüğünüz neyse, uluslararası politika ve diplomaside de o kadar varsınız demektir.

O nedenle, parlamentoda Başkanlık kürsüsünün hemen önünde, Tayyip Erdoğan’ın, Lübnan Başbakanı ile Arap Birliği Genel Sekreteri’nin arasına ayrılan yeri, Türkiye’nin, son dönemde, özellikle Suriye-İsrail görüşmeleriyle de öne çıkan uluslararası politikadaki yerinin göstergesiydi.

Ve, aynı zamanda, “yeni Ortadoğu denklemi”nin yansıması.

Bu görüntüyü, tribünde eski dostlarımdan, Lübnan’ın Daily Star gazetesinin sahibi Cemil Mrouwe ve Ahmet Davudoğlu ile izlerken, bir gün önceki Daily Star’da yayınlanan Rami Khoury’nin “Bir Yeni Ortadoğu ama Condi’ninki değil” başlıklı makalesinin şu iki giriş paragrafını aktarmalıyım:

“Lübnan’daki acil siyasi krizi çözen Doha anlaşması Ortadoğu’yu yeniden tanımlayan yeni siyasi güç denkleminin son örneğidir. Bu, hem yerel ve hem de küresel güçleri yansıtıyor ve Soğuk Savaş’ın sona ermesinden 18 yıl sonra Soğuk Savaş sonrası dünyanın, en azından Ortadoğu’da neye benzediğine bir ipucu teşkil ediyor.

Birkaç dinamik hareket halinde, en üste çıkanı Amerikan küresel gücünün sınırları ve onunla birlikte bölgesel güçler Türkiye, İsrail, Hizbullah, Suriye, Hamas, Suudi Arabistan ve diğerlerinin kendilerini hissettirmeleri ve bir arada yaşamaları. Bu bölgesel aktörler aynı anda hem çatışmak ve hem de müzakere etmek eğilimindeler ve nihai kertede mutlak sonuca varacak savaşlar vermek yerine uzlaşmalara gitmeyi tercih ediyorlar.”

Rami Khoury’nin “bölgesel aktörler” sıralamasında Hizbullah ve Hamas’ı daha alt kategoriye yerleştirmek kaydıyla, yaptığı bu “yeni Ortadoğu denklemi”nin bundan daha parlak bir tanımlamasını bulabilmek zordur.

Türkiye, bu “denklem”in öne çıkan “yeni ve önemli baş aktörü.” İşte, bu nedenle, “Osmanlıların geri gelişi” metaforu pek yanlış sayılmaz.

Beyrut’a yola çıkmadan önce, oradan gelen bir telefondaki Lübnanlı ses, Türkiye’nin Lübnan’daki varlığı ve ağırlığını, “İran’a karşı zorunlu bir denge unsuru” olarak selamlıyordu.

Ortadoğu’da görünürlüğünüz ve “yapıcı etki”niz oranında, uluslararası ve bu arada Avrupa politikasında da ağırlığınız artar.

***                        ***                      ***

Beyrut’tan Ankara’ya uçarken, Tayyip Erdoğan, Türkiye’nin Lübnan’daki rolüne ilişkin ve Suriye-İsrail müzakerelerine “sağdıçlık” yapmakta olan girişimlerinin bir yıl hatta daha da geriye uzanan perde arkasına ilişkin bilgiler verdi.

Lübnan’da tüm taraflarla yürütülen “sessiz diplomasi” ve temaslara ilişkin ayrıntılar aktardı. Ardından, “Dünya basınında bu konuda 300’ü aşkın haber yer aldı. Türkiye’nin gündem olduğu yayınlar yapıldı. Türk basınında neredeyse hiç yer almadı.

Vurdumduymazlıkla geçti.

Dış politika bir ülkenin şanı bu.

Türkiye dünyada gündem belirledi.

Bunu görmezden gelmek doğru değil” dedi.

Türkiye’nin “paradoksu” bu. Ard arda patlak veren “yargı bildirileri” ya da “muhtıraları”, ne derseniz deyin, Türkiye’nin dünyanın en önemli “çıban başı” Ortadoğu’da şu dönemdeki işlevsel rolü ile, yani “küresel dinamikler”le taban tabana zıt bir “içe kapanıklık” ve “taşralaşma”ya işaret ediyor.

Bu “paradoks”un zeminini oluşturan “kapatma davası” Tayyip Erdoğan’ın elini dış dünyada zayıflatmıyor mu?

Kendisine bu soruyu sorduğumda, “Biz demirperde ülkesi değiliz. Dünyada demirperde kalmadı. Ama bizde demirperde örme gayreti içinde olanlar var. Ekonomik ve siyasi olarak dünyanın her yanına açılmak zorundayız.”

Bunun üzerine “Dünya da, bu durumda, Türkiye’ye girer” diyecek oluyorum; “Biz dünyaya açılırsak, dünya da bize gelir” karşılığını veriyor.

Türkiye’de şu sırada yaşanan çalkantının özeti bu aslında; içe mi kapanacağız yoksa dünya ile mi bütünleşeceğiz?

İlki, demokrasinin ezilmesinin, totaliterliğin taşlarını döşüyor; ikincisi ülkenin şanının artmasının, güçlenmesinin, saygınlaşmasının...

X