Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Lübnan aynasından Türkiye: Ne kadar “bölgesel güç”?

Geçen gün (salı) Strasbourg’da Abdullah Gül’ün Avrupa Konseyi’nde yaptığı konuşmadan az sonra koridorların birinde kendisiyle burun burun geldim. Yanında Avrupa Konseyi’nin Genel Sekreteri Norveçli siyaset adamı (Nobel Komitesi Başkanı, eski Başbakan ve Dışişleri Bakanı) Thornbjörn Jagland ile yürüyordu.

Jagland’ın solunda da Ahmet Davutoğlu.
Davutoğlu, beni görür görmez, “müjde” verircesine gülümseyerek haberi iletti: “Lübnan’da hükümet tamam. Necip Mikati, Başbakan oldu!”
En sağda ben, solumda Gül, onun solunda Jagland, en solda Davutoğlu, bir yandan yürüyoruz, bir yandan Davutoğlu ile ben,  hararetli bir Lübnan konuşmasına dalmış haldeyiz.
Davutoğlu’nun görür görmez, el sıkışmak için en sola elimi uzattığımdan Abdullah Gül ve Jagland’ı yatay kesmiş oldum, ardından kırdığım potu düzeltmek için Jagland’a da elimi uzattım.
Norveçli devlet adamı, hararetli sohbete dalmış olan bizleri süzünce, Ahmet Davutoğlu açıklama yapma ihtiyacı duydu, beni işaret ederek, sağolsun, “Ortadoğu uzmanıdır” diye bir tanımlamada bulundu. Abdullah Gül’ü o tanım kesmedi anlaşılan, “Sadece Ortadoğu değil, bir çok konuda” diyerek –o da sağolsun- tanımı biraz genişletti.
Jagland daha da hayret ifadeleriyle bizi süzerken, Davutoğlu’nu Necip Mikati ismini duyunca, alaylı bir vurguyla “Suriye’nin adamı” dedim, Davutoğlu da kinayeli biçimde, “Suriye askerleri, onun döneminde terketmişti Lübnan’ı” karşılığında bulundu, Necip Mikati ismine “kefil” olduğu izlenimini vererek. “Suriye askerlerinin Lübnan’ı terketmesiyle Necip Mikati’nin başbakanlığının hiçbir ilgisi bulunmadığını tabii ki biliyorsunuz” diyerek “hareket halindeki sohbetimizi” sürdürdüm.
Davutoğlu, Necip Mikati’nin 128 kişilik Lübnan Parlamentosu’nda 68 sandalyeyi garanti ettiğini, dolayısıyla arkasının sağlam olduğunu söyledi. Gülümseyerek, “Sizin ahbap sayesinde” diye de ekledi.
Velid Cunblat’tan Necip Mikati’ye ortak payda: Suriye
“Benim ahbap”tan kasıt, özellikle son bir yıl içinde çok sık görüştüğüm Dürzi lider Velid Cunblat. “Biliyorum” dedim, “O ta bir yılı aşkın bir süredir pozisyon değiştirdi ve Suriye ile köprülerini yeniden kurdu. Dolayısıyla, Hizbullah’ın kabul ettiği Mikati ile eski yakın müttefiki Hariri arasındaki tercihi Mikati’den yana yapmasında benim için bilmediğim ya da şaşırtıcı bir yan yok.”
Ortadoğu’da rüzgarların ne yönde estiğini, yeni denge oluşumlarının ne olduğunu, Velid Cunblat’ın değişen tavırlarına bakarak da anlayabilmek mümkün.
Necip Mikati, 2005’te Refik Hariri’nin öldürülmesinden sonra patlayan ve Suriye’nin askerlerini Lübnan topraklarından çekmesine varan  “Lübnan İntifadası”nın başarıya ulaşmasından babasının yerini alan Saad Hariri’nin başını çektiği “14 Mart Hareketi”nin seçimleri kazanmasına kadar süren “geçiş dönemi”nde başbakanlık yapmıştı.
Telekomünikasyon alanındaki yatırımlarıyla mültimilyarder, Trablus’lu ve siyaseten Suriye denetiminde bir iş adamı-politikacı. Hariri kadar olmasa da, S. Arabistan ile de ilişkileri mevcut. Suudiler’in, onun Lübnan’da hükümet kurmasını üstü kapalı kabulleri, İran-Suriye-Hizbullah ekseninin öncelikli adayı olan Ömer Karami’ye oranla, Mikati’yi tercih etmelerinden kaynaklanıyor. Suudilere göre, Lübnan’da “İran’ın adamı bir Başbakan olacağına, Suriye’nin adamı bir Başbakan olması, şu dönem açısından, ehven-i şer”...
Necip Mikati’nin Sünni olması, Lübnan’da durumu dengelemiş olmuyor. Sünnilerin yüzde 70-80’i Hariri ile birlikte. Tıpkı, Irak’ta İyad Allavi’nin “Sünnilerin Şii’si” olması gibi, Necip Mikati de, Lübnan’da “Şiilerin Sünni’si” sayılanlardan. Sünnileri siyaseten temsili söz konusu değil.
Lübnan’da ortaya çıkan sonuçlar
Bu nedenle, Necip Mikati’nin başbakan olarak atanmasına gelip dayanan süreç, şu sonuçları yansıtmış oldu:
1. Uluslararası ve bölgesel güç çekişmelerinin bir sahnesi olan Lübnan’da İran-Suriye ekseni (Hizbullah aracılığıyla) ağır bastı ve ABD, Fransa, S. Arabistan ve hatta belli ölçülerde Türkiye’nin arkaladığı Saad Hariri hükümetini uzaklaştırarak, kendi eksenlerinin ağır bastığı Necip Mikati hükümetini işbaşına getirdiler. (Lübnan’da başbakanın Sünni olması zorunluluğu var).
2. Lübnan’daki gelişmeler, Türkiye’nin Ortadoğu’daki etki gücünün sınırlarını belirlesi bakımından da ilginç oldu. Bölgenin en önemli “siyasi laboratuvarı” sayılan Lübnan’da esas olarak Suriye-S. Arabistan’ın daha ağırlıklı bölgesel aktörler sayıldığı, “bölgesel güçler” arasında ise İran’ın Türkiye’ye daha ağır bastığının ipuçları göründü.
3. Mikati hükümetinin ömrünün ne kadar olacağı belli değil. Lübnan’da sonuçlarını tüm bölgeye yansıtacak, bir “Sünni-Şii çatışması potansiyeli” son gelişmelerden sonra daha belirgin bir hal aldı.
Elbette, Lübnan’daki gelişmelerin mevcut sonuçlara dönüşmesi,
1. ABD nüfuzunun Ortadoğu’da zayıflamasının;
2. Bölgenin geleneksel Sünni güç merkezlerinin –Mısır ve S.Arabistan- çok büyük ölçüde güç yitirmesinin somut ürünleri.

Türkiye, “düzen kurucu” güç mü?
Mısır’daki Hüsnü Mübarek’in 32 yıllık diktatörlüğüne karşı, gençliğin ayağa kalkması, bir “rejim değişikliği”ne giderse, Mısır’ın “Sünni güç merkezi” olarak geri dönüşünün başlangıcı olabilir. (Bu, apayrı bir konu).
Fakat, göründüğü kadarıyla, biz Türkler açısından, pek hoşumuza gitmeyecek bir görüntü daha var:
Türkiye, geçmişle kıyaslanmayacak kadar Ortadoğu’da bir “güç profili” çizmekle birlikte, sandığımız ve kendi iç dünyamıza ve dış dünyaya sunduğumuz kadar, Ortadoğu’da bir “düzen kurucu” güç değilmiş meğerse.
Tunus’tan Lübnan’a, Lübnan’dan Mısır’a görünen bu.

X