GeriSpor Lovecapone, aşk haydutu
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Lovecapone, aşk haydutu

O bir lovecaponu'du aslında. Aşk haydutu, aşk çetecisi... O, erkeklerin binbir maskeyle gizlemeye çalıştığını, bir ‘stil’e dönüştürmüştü. ‘Tales of Ordinary Madness (Sıradan Çılgınlık Öyküleri)’ filminde Bukowski'nin ‘Aptalca şeyleri stille yapmak tehlikelidir, tehlikeli bir şeyi stille yapmak sanattır’ tarifindeki ‘

stil’e ulaşmıştı.

Marcello Mastroanni... Yaşamı kadar cenaze töreniyle de ilgi odağı olmuştu. Başta Catherine Deneuve olmak üzere çarpıcı bir ‘kadın cemaat’ kaldırmıştı cenazesini; ‘barışık bir cemaat’. Ve dünya güzeli çocukları.

Ahmet Altan'ın, ‘Sevdiğini söyleyememek’ adlı denemesi, Marcello'ya, bir aşk şövalyesine vedadır. Çünkü O, bütün erkeklerin binbir maskeyle gizlemeye çalıştığını, bir ‘stil’e dönüştürmüştü. ‘Tales of Ordinary Madness (Sıradan Çılgınlık Öyküleri)’ filminde Charles Bukowski'yi canlandıran Ben Gazzara'nın, ‘‘Aptalca şeyleri stille yapmak tehlikelidir, tehlikeli bir şeyi stille yapmak sanattır’’ sözlerindeki ‘stil’e ulaşmıştı...

Altan, ‘‘O bizim güçsüz, azarlanmaktan ve aşağılanmaktan ürkerek azarlanıp aşağılanan yanımızdı. Bizde bir sahtekarlığa dönüşen güçsüzlük, onda içtenliğe dönüşüyordu’’ sözleriyle aktarır özsuyunu Marcello'nun.

Saf ve içten bir güçsüzlük ise herşeyden daha çekicidir. Kadınlar daha sonra terketmek için koşar ona. Biz onu yaşadığı aşklar için kıskanırken, o terkedildiğine ağlar. ‘‘Hayır’’ diyemez ki...

‘‘Onun hayatında daima bir kadın üzülüyordu, ama üzülen Marcello'nun üzülmemesini istediği oluyordu. Yakışıklı yüzü, yumuşak çizgileriyle hep bir kedi yavrusu gibi baktı kadınların yüzüne, hep sevildi, hep terkedildi.

O bizim içimizdeki kedi yavrusuydu.

Tek farkı kaplan numarası yapmamasıydı. Onun için arkasından şefkatle üzüldük, onun için onu asla taklit etmedik.

En güçsüzümüz oydu, onun kadar güçsüz olmaya bizim gücümüz yetmedi.’’

AŞK SAKARDIR YA AŞIK?

Neydi ‘güçsüzlük’...

Çokça insanın içindeki çocuk azarlanır, ‘güçsüzlük’ durumlarında.

Yavuz Gökmen ise, ‘içindeki çocuğu’, hayatındaki ‘vazgeçilmezler’ arasında sayar. İçindeki ‘asla büyümeyen’ çocuktan vazgeçmek bir yana onu sahiplenir. Tütün verir eline, şiir verir, tesbih verir.

Asıl tutkusunun o olduğunu vurgular. Ve bu tutku onu kendi deyimiyle, ‘‘aşktan ve kadından vazgeçememeye, ebedi gençliği yakalamaya zorlar’’...

Gökmen yazılarına estirir bu tutkusunu, katar kimyasını:

‘‘Bir türlü evcilleşememek ve her zaman yabani olmak gerektiğini anladım. Belki de bu yüzden sevişmekle savaşmayı eşit ölçüde seviyordum, kimbilir.. Yani yiğitliği ve aşkı. Aşk bence yiğitliğin doruk noktasıydı.’’

Doruktur çünkü, ‘‘Sevmek, bir kadında dünyanın bütün kadınlarını bulabilmektir’’ ona göre... İkinci evliliğinde bunu bulabildiği için müteşekkirdir, minnettardır Fatma Gökmen'e...

Bulduğunda da kaybettiğinde de aynı serenad dudaklarında.

Aznavour'un ‘Je t’attends (Seni bekliyorum)'u:

‘Seni bekliyorum /Nerden gelirsen gel /Kim olursan ol /Gel zaman geçiyor /Seni bekliyorum /Benim meçhul rüyam /Adın nedir /Benimki aşktır...

Aşk belki de ‘meçhul rüyalar’dı onun için. O da ‘Meçhul asker’ kavramının ‘aşık’ versiyonuydu belki: ‘Meçhul aşık’...

Aşk herzaman sakardır, ya aşık?

O bir lovecapone'dur aslında... Bir aşk haydutu, bir aşk çetecisi...

Değilmidir ki, Frank Sinatra söyler ağzının kenarında sigara.

Yani ‘Frankie’den ‘‘I did it my way (Yolumu ben çizdim)''i:

‘‘Şimdi sonum yaklaştı /Ve ben o son perdeyle yüzleşiyorum /Yaşam boyu inandığım davada yürüdüm /Dopdolu bir hayat yaşadım /Bütün yollarda gezindim /Ama en önemlisi kendi yolumu kendim çizdim /Asla boyun eğmedim.'

Kum saatleri

ÇALIŞMA odasında bir büyük, bir küçük kum saati ve arasında, gezgin-derviş işi iki tahta çarık... Acaba hangisi onu simgeler, ya da hepsi mi?

Büyük ‘asıl' kum saati ağır ağır boşalırken dibine; küçük kum saati haşarıdır. Durma çevirmek gerekir -bir ters, bir düz- yeniden bir akış için.. Tükenmemesi için canparesi olan kumların.

Büyük kum saati ömür olsa gerekir.

Küçük kum saati belki aşkın, şiirin, tutkunun, başkaldırının, yanılsamaların, içindeki çocuğun, sıradışılığın saatidir. Ki Gökmen'in sözlüğünde, bu sözcükler ayrı sayfalarda, ayrı başlıklarla yer almaz zaten.

Küçük kum saatinin her tersyüz edilişi, hayatından bir kesittir belki.

Başlar-biter-başlar-biter. Ama işler, tek atımlık büyük kum saati...

Turgut Uyar'ın ‘Karışık saatleri' gibi karışır zaman:

‘‘Önce herşeyi ben hazırlıyorum /Sonra geliyorlar /Saat ikide mi /İçki de mi /On birde mi bilmiyorum /Ben tutunurum saatsiz bir yelkovana /Saat ikide mi /Kırılmada mı /On birde mi bilmiyorum /Adın bir güzelliğe yakışır, elbet yakışır /Bir intiharda mı /Bir şiirde mi bilmiyorum’’

Aslolan hangisidir; büyüğü mü, küçüğü mü, kum saatinin?

Aslolan hayat mı, şiir mi?

Şairin dediği gibi, ‘‘Aslolan şiirin hayatıdır, yazmak sonra gelir hep’’ mi? Başlar-biter-başlar-biter-başlar...

Ayağında tahta çarık, biteviye, bir kum saatinden diğerine...

Zaten ‘‘küçük bir yorgunluktu, ölmeden önce...’’

O mahur beste...

MELEK Hanım, her yaz İzmir'e götürür torununu. Manisa'dan Basmane'ye giderken trenin penceresinden uçuşan, hızla geçen karelerdir o an hayat. O çok sevdiği Atilla İlhan'ın ‘‘Kim kaldı’’ şiirinden manzaralardır belki, Selanik göçmeni ‘Melek Hanım'dan kalan miras:

‘‘güvercin şakırtısı, şadırvanda su, ıhlamurlarda ezan /heyhat hamzabey cami-i şerif'inden kim kaldı /kim kaldı eski selanik'ten (...)’’

‘Melek Hanım' koyu bir CHP'li ve İsmet Paşa'cıdır. Gökmen, ‘‘Ben de öyleydim’’ der yazılarında. İlk gençliğinde İsmet Paşa ile çekilen fotoğrafını, albümünün en değerli yerinde saklar. Ve yine İlhan'ın dizeleri denk düşer Gökmen'in yaşamına:

‘‘kim kaldı müdafaa-i hukuk cemiyeti'nden /avcı ceketi, astragan kalpak /öfkeli kaşları salkım saçak /kumral bıyıkları mahzun /hani felaket tütün içerler /ceplerinde idam fermanları /bellerinde söğüt yaprağı bıçak.’’

Ardından 68 kuşağı hareketlenir, takar yakasına ‘bela çiçeği'ni:

‘‘ezeli dalgınlığımızın ıslığıdır ney /keman yanlış anlaşılmasından tedirgin /utlar vahim sorular soruyor / öldü nazım şamilof sarı mustafa /Yıkıldı strasnoy plosçat'ın saat kulesi /Eski bolşeviklerden kim kaldı?’’

Mapusta da Melek hanım ‘torun-oğlunu' ilgisiz, parasız bırakmaz. Ve meleğinin ‘vatanına' dönüşünü tek satırda anlatır Gökmen:

‘‘Ama hapse girişine ana yüreği ancak beş ay dayanabildi.’’

‘Laternalar susar', Melek Hanım'ın hazırlattığı o buz gibi limonataların ‘sürahileri tenhalaşır'. Ve kuşkusuz devam eder hayat:

‘‘Kadehlerde rakı nazlı beyaz /Vaniköy korusunun tesrinler'deki sisi /Gramofonda incesaz, meyhane musikisi /O şenliklerden heyhat kim kaldı.’’

Şenlik dağılır bazen. O mahur beste çalar:

Yol zorlaşır, o zorlaşır...

Herkesin Melek Hanım'ı vardır

SEVER aynaları... Sık sık aynadaki haline bakar. Bazen geçer bakışlarıyla aynanın arkasına. O eski, o güzel ‘Harikalar ülkesi'ne; ‘Alice'lere, ‘melek'lere... Dinler Melek Hanım'ı.

Teselli olur, yıllar boyu Yavuz Gökmen'e ‘Melek anne'nin sesi... Dize olur, Necip Fazıl'ın ‘Aynadaki halime' şiiriyle:

‘‘Akmayan yaşlarla sıcacık yüzün /Yavrum bugün seni pek ölgün gördüm/Gözünde bir küçük noktadır hüzün /Neşeni ne bugün, nede dün gördüm /Eğri dallar gibi halsiz, yorgunsun /Birikmiş sulardan daha durgunsun /Görünmez bıçakla içten vurgunsun /Seni öz yurdunda bir sürgün gördüm /Geçti bir cenaze peşinde ömrün /Bilemem, vardığın neresi bugün? /Hergün yürüdüğün kadar yürüdün /Arkasından kendi ölünün...’’

Kimdir Melek Hanım?

Bu sorunun yanıtı bir ömürde gizlidir. Bu ‘gencömrü' eleveren tek şey ise Gökmen'in yazıları, yazılarının satır aralarıdır.

Annesini doğumundan iki saat sonra yitirir. Öksüz doğar. Büyükbabası dört yaşındayken göçer dünyadan. Kalır babaannesi ile. Gökmen 11 yaşına kadar annesi bilir ‘Melek hanım'ı.

Rabindranath Tagore'un ‘Avare kuşlar'ını bir dua gibi ezberler çocukluğunda. Mırıldanır yazılarında bile:

‘‘Anne, anne, anneciğim.. /Ben karanlıkta bir çocuğum /Seni bulmak için anne, gecenin örtüsünden kollarımı uzarırım /İş günü sona erdi, beni kollarına al anne /Ve ben rüya göreyim...’’

Bazen sorar köşesinde, ‘‘Ya Melek hanım olmasaydı? Melek hanımlar?’’ diye. Ardından paylaşır ‘çocukluğunu', kuytularını okuruyla:

‘‘Eğer ‘Turunç reçelini özledim' diye yazdıktan sonra postadan kavanoz kavanoz turunç reçeli geliyorsa, bu soru sorulmaya değerdir. Melek Hanım iyi ki vardı ve hepimizin bir Melek Hanım'ı mutlaka vardır.’’

Herkesin bir ‘Melek Hanım'ı vardır. Kiminin yere, gerçeğe yakındır ‘melek'i... Kiminin ‘bulutların 9. katında'. ‘Melek Hanım' bir ilkokul öğretmenidir bazen, bazen kanayan bir dize önce tentürdiyot sonra öpücük konduran ‘cicianne'. ‘Ayna'nın arkasındaki bilinmeyen patikalarda, tökezledikçe örselenen dizlere... Ya da ekmeğimize kendi çocuklarından daha bol reçel süren ak saçlı bir ‘hala'. Hatta o şirin komşumuz ‘Fahriye abla'.

DÜNYA GÜZELİYLE TANIŞMA

Gökmen'e ilk ve gerçek ‘dünya güzeli'ni Melek Hanım tanıştırır. Kainat Güzeli Keriman Halis Manisa'ya gelir. Melek ve Şükriye Hanım'la birlikte Gökmen'in yaşadığı evin verandasında oturup çay içer.

Safiye Ayla'yı Melek hanım'ın taş plaklarından öğrenir: ‘Yanık Ömer'.

Onu o yanık havalar ‘mahveder'...

Yorumları Göster
Yorumları Gizle