Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Lokanta diye gittim mağaza çıktı Nikol

Oooo piti piti karamela sepetiiii... Parmağımı yalayıp bir aşağı bir yukarı elimdeki listenin üzerinde geziniyor, bu hafta yazacağım konuyu seçmeye çalışıyorum.

Ne tuhaf iş bu Yarabbi. Her iki hal de insanın kıvranması için birebir. Konu yokluğu da bolluğu da! Piti piti... Güzellik ve Çamlıca tepeleri... Piti piti... Pamukkale Nodus ve Rouge; Haaz ve dost meclisi; La Duree; İstanbul Modern gecesi; Muhteşem Yüzyıl dizisi... Veee... Teraaaazi lastik cim-nas-tik! Ne çıktı bahtımıza? Nicol! Bir de ikinci seçmeli... O ne? La Duree!

Pıtrak gibi açıldıklarına bakılırsa son yılların en gözde mekanları AVM’lerle aram oldum bittim iyi değil..
Rusya gibi soğuk ya da Singapur gibi nemli ve sıcak ülkelerde sokakta donar ya da yanar halde yürüyüp alışveriş yapmanın zorluğu göz önüne alındığında büyük merkezlerin varlığı nasıl anlaşılır bir şeyse İstanbul gibi her köşesi insana farklı bir sürpriz sunan bir şehirde alışverişin sokaktan çekilip kapalı merkezlere tıkılması da o kadar anlaşılmaz bir şey benim için./images/100/0x0/55eaa0d6f018fbb8f88c7419
Paris ya da Londra’da alışveriş demek nasıl sokak sokak gezip, bu sayede şehrin girdi çıktısını biraz daha öğrenmek demekse İstanbul’da da benim için o demek. AVM dediğinin röntgeni iki dolaşmada çekilir ama sokak dediğin söylediğim gibi sürprize gebedir.
Nitekim öyle de oldu...
Yılbaşı öncesi bir akşam eve dönerken Kuruçeşme’de bir zamanlar Mahzen adıyla açılan, daha sonra Laila olarak hizmet veren ve uzun süredir de kolu kanadı kırık halde kapısı kapalı mekanın pırıl pırıl aydınlatıldığını fark ettim. Tam ne açılıyor burada diye bakınır ve girişe asılı flamalarda ne yazıldığını okumaya çalışırken, kırmızı ışık yeşile döndü, aklımda göz ucuyla gördüğüm Nicol adı, geçip gittik...
Ertesi gün. Bu kez gün ışığında yeniden önünden geçerken dikkat kesildim. Evet flamalarda Nicol yazıyor ama içeride bir faaliyet gözükmüyor. Ezber galebe çalmış olmalı ki açılsa açılsa bir gece kulübü açılır burada diye düşündüğümü hatırlıyorum.
Derken “Kuruçeşme Caddesi No:65’te Boğaz’ın kenarında bir Bizans yapısında buluşmak üzere” diyen bakır renkli bir davetiye geldi eve...
Davetiye ilk izlenimdir ya, nasıl şık, zaten gözümün önünden gitmeyen pırıl pırıl o cephe, kutunun içine gizli ikinci kartonu okumadan hükmümü verdim: Tamam dedim İstanbul’a ya yeni gece kulübü ya da yeni ve afili bir restoran daha...
Davet gecesi, davet saatinde ve elbette aç karnına Nicol’e gittim.
Kaldırıma dizili servis masaları, dışarıda sigara içen konuklara servis yapan garsonlar... Eşikten girene kadar şık bir lokantada oturup mükellef bir yemek yiyeceğime adım gibi eminim.

SINIRLI SAYIDA TASARIMLAR

Sonra şok!
Karşıma beklediğim gibi lokanta değil müthiş bir mağaza çıkmasının getirdiği şok...
Mekanın büyüsünün, sergilenen nesnelerin güzelliğinin getirdiği şok...
Davetin aynı zamanda bir sergi daveti olduğunu anlamanın getirdiği şok...
Üçü bir arada!
Girer girmez, başında beresi ve kendine özgü gülümsemesiyle Aziz Sarıyer karşıma çıkıyor. Meğer Nicol’ün açılışı için Container adını verdiği ve her biri bir biçimde saklama, depolama, toplama görevi gören ve her biri on ikişer adet olarak üretilmiş özel bir koleksiyon hazırlamış. Türkiye’nin ilk Limited Edition mobilya tasarımı. Kendisiyle biraz konuştuktan sonra mekanın sahipleri olan Ayşenur ve Adem Yılmaz’ın yanına gidiyorum.
Olağanüstü olmakla birlikte eski ve hafif küflü bu Bizans mahzeninin yenilenmesi iki buçuk yıl sürmüş.
Boğaz kenarında bu büyülü mekanda olsa olsa dünyanın önde gelen tasarımcılarının eserleri sergilenir demiş ve belli ki bununla da yetinmeyip sergileyecekleri tasarımcılar gibi sergilenecek eserleri de bir bir seçmişler. Bütün ürünlerin birbirileri ve mekanla bütünleşmesinin nedeni ancak böylesi bir özenle açıklanabilir. Sergilenen her ürün bir diğeriyle olduğu gibi mekanla da öyle ahenk içinde ki insanın dili tutuluyor.
Neler mi satılıyor Nicol’de...
Öncelikle ve ağırlıklı olarak mobilya elbette. Her biri dünyanın önde gelen tasarımcılarının imzasını taşıyan, masalar, kanapeler, koltuklar, iskemleler... Bunların yanı sıra Tepta’nın aydınlatma ürünleri ve kemikten tekstile, camdan gümüşe ev aksesuarı diyebileceğim nesneler...
Ürünleri sergilenen tasarımların teker teker adını yazsam sayfa dolar, o yüzden gecenin sonunda çıkarken hayıflandığımı keşke gelmeseydim, şimdi evimi beğenmeyeceğim dediğimi söyleyeyim, yeter...
İstanbul’un artık çekim alanı güçlü bir merkeze dönüştüğünü hepimiz biliyoruz....
Dünyanın en ünlü markalarının gelip burada dükkan açtıkları da malum..
Ama bir de Nicol gibi adım atar atmaz bir hayalin gerçekleştiğini sezdiğiniz yerler var. İşte onlar, benim için özel!

Küçük bezelerin İstanbul’u fethi
LA DUREE

Bildiğiniz gibi Fransa’nın en ünlü markaları bir biri ardına İstanbul’da yer açıyorlar.
Bu halkaya en son Bebek’te açtığı dükkanla birlikte La Duree de eklendi..
Yaz aylarında bir dostum Türkiye’ye La Duree geliyor dediğinde hem sevinmiş hem de inanmamıştım.
Bilenler bilir La Duree Fransa’nın Hermes gibi, Chanel gibi en fiyakalı markalarından biri. Ama ünleri onlar gibi moda alanından değil, makaronlarından gelir. Champs Elysees’de art nouveau’nun bütün görkemini taşıyan mekan hem tüyden hafif, leziz mi leziz makaronları hem de üst kattaki lokantasıyla mabet gibi bir yerdir.
Arkadaşıma ben kendi adıma çok sevindim ama tutar mı tutmaz mı kestiremedim dediğim dün gibi aklımda.
Kaygılarımın nedeni Türkiye’ye gelen lüks markaların çoğunun araba gibi, saat gibi ya da giysi gibi para verilip alınınca gözle görülür elle tutulur ürün satan markalar olmalarıydı. Nasıl olacaktı da aslında çok da ucuz sayılmayacak bu küçük bezeler Türkiye’de tutacaktı?
Takıp takıştıramazsın; aldın, ağzına attın, bir rayiha, bir tat, geçti bitti...
Bir de aynı malzeme ve aynı ellerde açılsa bile baklavanın Antep’te ayrı İstanbul’da ayrı lezzette olduğu gerçeği vardı elbette. Hiç unutmam ünlü baklavacılarımızdan biri Gaziantep’te yediğim tatlıyı niye İstanbul’da yiyemediğimi sorduğumda İstanbul havası nemli demişti. Doğrudur, nem ya da başka bir etmen lezzeti etkiler.
Makaronlar her gün Paris’ten mi getirtilecek yoksa burada mı üretilecekti? Baklavayı etkileyen hava bezeyi nasıl etkilemeyecekti? Soru işaretleri soru işaretleri...
Boşuna kaygılanmışım.
La Duree açıldı ve tuttu.
Hem de ne tutma! Olur da akşam saatlerine kalırsanız Bebek’teki dükkanın tezgahında fazla bir seçenek kalmadığını görürsünüz.
Güllü, portakal özlü, karamelli ve limonlu olanlar benim de baş tacım oldukları için mi bilmem, ilk önce tükenenler.
Geçenlerde markanın Türkiye temsilcileriyle Sunset’te yemek yedik. Kendilerine sordum: Nasıl ettiniz de Fransa’da çok tanınsa da Türkiye’de fazla tanınmayan bir markayı bu kadar kısa sürede başarıya ulaştırdınız?
Cevap hiç düşünmediğim bir yerden geldi: “Evet La Duree lüks bir marka” dedi Pierre; “Evet makaronları da Paris’te satılan fiyatlara satıyoruz. Ama La Duree’nin farkı şu ki lükse ulaşmak için servet ödemek gerekmiyor. Kimi ikili kimi beşli kimi koca kutu alıyor ama herkes lüksü tadıyor.
X

YAZARIN DİĞER YAZILARI