Leylâ’nın gececil hikâyesi - Kitap Sanat Haberleri
Kitap Sanat Haberleri

KİTAP SANAT

    Leylâ’nın gececil hikâyesi

    ÇAĞLAYAN ÇEVİK ccevik@hurriyet.com.tr
    21 Nisan 2017 - 13:39Son Güncelleme : 21 Nisan 2017 - 13:52

    Oylum Yılmaz, hamami sisler içinde gececil hayallerle yaşayan Leylâ’nın ‘sesli’ romanını anlattığı ‘Gerçek Hayat’ta has edebiyat meraklısı okuru mutlu ederken, belki de bir sonraki romanında yapabileceklerinin müjdesini veriyor.

    Fotoğraf: Şeyma Sağlam

    Daha beş yıl önce yayımlanan ‘Cadı/Prinkipo’da Büyülü Bir Arayış’ adlı ilk kitabından itibaren bugünlere ve geleceğe dair işaretini vermiş, ‘iyi edebiyat’ okurunun dikkatini çekmiş ve yine daha ilk kitapta edebiyatla ilgili attığı adımlardaki kararlılığını göstermiş bir yazar, Oylum Yılmaz. Yakın zamanda raflardaki yerini alan ikinci kitabı ‘Gerçek Hayat’ta da okurunun umudunu boşa çıkarmıyor. Hem ilk kitaptan itibaren oluşturduğu okurunu hem bu kitaptan sonra Oylum Yılmaz okuru olacak iyi edebiyat takipçilerini edebiyattan yana fazlasıyla doyuracak bir romana imza atıyor.
    Söze, kimilerine ‘ölçüsü kaçmış’ gibi görünecek övgülerle girmemin sebebi ‘Gerçek Hayat’ın, ilk cümlesinden son noktasına kadar Oylum Yılmaz’ın edebiyatta ne yapmak istediğini ve bunu nasıl ustalıkla yapabildiğini gösteriyor olması. Haliyle nitelikten yana sözü uzatmaya hiç ihtiyaç yok. Yılmaz ‘Cadı’daki çok katmanlı yapı, ustalıklı dil, psikanalitik unsurlar, politik arkaplan ve ‘kadınlık’ meselesine değinme biçimini yine ustalıkla ve hatta bir adım geliştirerek ortaya koyuyor ‘Gerçek Hayat’ta.

    Fatma Aliye, Suat Derviş, Cahit Uçuk...
    Deliliğin sınırında, Mecnûn’unun peşinde, bir ayağı Ada’da olsa da son zamanlarda pek oralara gitmeyen, Cihangir’in kuytularında fasit daireler çizerek yaşayan, Çukurcuma’yı ‘hamami sis’lerin kapladığı gece vakitlerinde gerçek hayatı, aşkı ve hayatın gerçeğini, yani ölümü kendine dert edinen Leylâ’nın gececil hikâyesini okuyoruz. Bir önceki romandan aşina olduğumuz olağanla olağanüstünün iç içe geçtiği fantastik yapı, Fatma Aliye, Suat Derviş ve Cahit Uçuk gibi ‘simge’ yazarlar aracılığıyla karşımıza çıkıyor bu kitapta. Aslında sıradan, kendi halinde bir okur olduğunu beyan eden ve bu yazarlardan ikisinin ismini daha önce duymadığını bile itiraf eden Leylâ, rüyalarında ve zihninde bu üç isimle konuşarak ‘kahramanlaşıyor’.
    Kendiyle baş başa kaldığı leyli yalnızlığında, evdeki zigonları önlerine koyduğu ‘Unutturulmuş Devrimci Kadın Yazarlar Cemiyeti’nin önde gelen isimleri aracılığıyla Leylâ hem kendi ‘erkekleri öldürme cemiyeti’nin militanlığına soyunuyor, hem hayal-hakikat arası gidip gelen hayatın gerçeğinin ne olduğunu, olması gerektiğini sorguluyor.
    Fatma Aliye, Suat Derviş ve Cahit Uçuk’un birer ‘simge’ isim olduklarını söylemiştim. Cahit Uçuk’un anılar toplamına ‘Erkekler Dünyasında Bir Kadın Yazar’ adını vermesi bunun en önemli göstergesi. Oylum Yılmaz’ın romanda, ‘müfredata dahil edilmeyen’, erkek egemen dünyada görmezden gelinmiş, kenara itilmiş, kendi dönemlerinde siyaset ve edebiyat dünyasında, hatta sosyal alanlarda kadın olmaktan utanmayan, yazarlıklarıyla gurur duyan ve bu uğurda daha çok çaba harcayan bu isimleri seçmesi boşuna değil. Zira örneğin Suat Derviş, tam da kahramanımız Leylâ’nın peşine düştüğü, hayal-hakikat sorgulamasının tam ortasında yer alan yazarlardan. Leylâ’nın aşka bakışını ‘yönlendiren’ ise Cemiyet’in menekşe gözlü üyesi Cahit Uçuk’tur...
    Aslında riskli bir oyundan söz ediyoruz. Zira Fatma Aliye, Suat Derviş, Cahit Uçuk gibi ‘kadın yazarlar’ın yer aldığı romanda, Oylum Yılmaz kolaylıkla bu isimlerin ‘dramatik’ macerasını anlatma hatasına ve artık eskimiş bir edebiyatı tekrarlama hatasına düşebilecekken, bu isimleri Leylâ’nın bilinç dışında konuşturarak bütün tehlikeleri bertaraf ediyor. En başından itibaren Leylâ’nın ‘delireyazma hikâyesini’ ve Leylâ’nın bunu bize anlatma macerasını kaleme alıyor.
    Tıpkı ilk kitabındaki gibi yine dar alanda yoğun bir anlatıma imza atarak okuru laf kalabalığına boğmadan bütün yapmak istediklerini yapıyor. Bir sanat biçimi olarak romanın teknik yapısını çok iyi bildiğini her fırsatta ortaya koyuyor Oylum Yılmaz. Meşhur roman ‘inşa’sından söz ediyorum. Söz konusu tekniği ‘yazarlık’ marifetiyle daha da başarılı hale getiriyor. Örneğin Leylâ’nın daha ilk satırlar içinde kendini gösteren ‘şizoid’ düşünme ve konuşma biçimini olağanüstü biçimde yansıtıyor. Doğal akışta olmayan bir dil bu. Ama o doğal akışta olmayan şizoid dili bütün doğallığıyla yansıtıyor. Yer yer sayıklayarak, yer yer kendi kendine seslenerek, yer yer gördüğüne inandığı hayaletlerle kurduğu diyaloglarda, yer yer okuru gerçek mi hayal mi şüphesine düşüren sanrılarını normalmiş gibi anlatarak konuşan Leylâ’nın dili hiçbir yerde aksamıyor.

    Ortak erkek imgesi Ali
    2000’lerin başında yaşanan hikâyede kahramanımız Leylâ’nın arkadaşları Ayten, Ahsen ve ortak ‘erkek imgesi’ Ali(ler) aracılığıyla yarattığı politik ve sosyal arkaplan ise aslında ne kadar ‘çağının tanığı’ olduğunu gözler önüne seriyor Oylum Yılmaz’ın... Leylâ’nın Ali’yi öldürme fikri sabiti ve her şeye rağmen Ali’yi (Mecnûn’unu) öldürememe takıntısı onun sanrılarının daha da derinleşmesine sebep olurken romanda karşımıza çıkan her Ali’nin farklı bir imge olarak var olması, romanın hayal-hakikat arası gidiş gelişlerini daha da etkili hale getiriyor.
    Finale gelirken, tüm bunları ‘yazması gerektiği’nin bilinciyle hareket ediyor Leylâ ve dolayısıyla okura ‘yaşatmak’ peşine düşmeden, ona bir şey anlatmak, dolayısıyla ‘okutmak’ derdinde olduğunu gösteriyor. “Aşk cinayettir” diyen seslere “orayı atlamadan” anlatacağının sözünü veren Leylâ “her insan öldürür gene de sevdiğini” sözünü hatırlatırcasına yazıyor hikâyesini.
    Oylum Yılmaz, hamami sisler içinde gececil hayallerle yaşayan Leylâ’nın ‘sesli’ romanını anlattığı ‘Gerçek Hayat’ta has edebiyat meraklısı okuru mutlu ederken, belki de bir sonraki romanında yapabileceklerinin müjdesini veriyor.

    GERÇEK HAYAT  Leylâ’nın gececil hikâyesi
    Oylum Yılmaz
    İletişim Yayınları, 2017
    132 sayfa, 15 TL.

    

      EN ÇOK OKUNANLAR

        Sayfa Başı