Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Levni’nin efemine biri olduğu gerçek

Bostancı’da sahile yakın bir apartman dairesinin en üst katı. Salonun mor ve yeşil boyalı duvarlarında Zeki Faik İzer imzalı tablolar. Birer de Feyhaman Duran ve Burhan Doğançay var.

Taze mor karanfiller, ince boyunlu vazolara Osmanlı usulü dizilmiş. Sağ köşede, ev sahibesinin annesinin dedesi Prof. Dr. Ali Rıza Atasoy’dan kalma antika bir çalışma masası var. Sanat tarihçisi, mimar ve yazar Prof. Dr. Gül İrepoğlu’nun evindeyiz. O ki, ünlü sanat tarihçisi Prof. Dr. Nurhan Atasoy’un yeğeni. O ki sınıf arkadaşı, ünlü restoratör mimar Yaman İrepoğlu’nun 27 yıllık eşi. O ki, Yasemin ile Müge’nin sevgili anneleri. O ki Doğan Kitap’tan yayınlanan "Gölgemi Bıraktım Lale Bahçelerinde" romanının yazarı. III. Ahmet dönemi ondan soruluyor, Levni de, Nevşehirli Damat İbrahim Paşa da. Osmanlı takıları, mücevherleri de, Zeki Faik İzer, Feyhaman da. Prof. Dr Gül İrepoğlu, biraz "deli ve sıra dışı" bir profesör tipi olduğunu kendisi de kabul ediyor. Üniversitede derse girerken, o gün üzerinde hangi renk elbise, eşarp varsa, elindeki dosyanın rengi de aynısı olurmuş. Geçen ay 50 yaşına basmış ama, 18 yaşındakilere taş çıkartacak kadar alımlı, bakımlı ve çekici. Bir ara bana ne dese beğenirsiniz: "Televizyonda bir dizide oynamak isterdim. Mesela Yabancı Damat'ta oyna deseler bayıla bayıla oynarım." Daha ben ne diyeyim size?..

İrepoğlu, Doğan Kitap’tan çıkan "Gölgemi Bıraktım Lale Bahçelerinde" adlı tarihsel romanında /images/100/0x0/55ea98a8f018fbb8f88a503aAbdülcelil Çelebi, namı diğer Levni’yi öyle bir anlatıyor ki, sanırsınız...

- Ben Topkapı Sarayı’nda yaşadığımı düşünüyorum Yener Bey. Oraya gittiğim zaman kendimi o kadar evimde hissediyorum ki. Nurhan teyzem, çocukluğumda beni hep oraya götürürdü, Topkapı Sarayı’nın bahçesinde oynayarak büyüdüm. Topkapı Sarayı’nda 18. yüzyılın sanatçılarını çalışırken, Levni’ye büyük bir aşkla bağlandım. Çok uçuk olarak görülebilir ama, kendimi geçmişte Levni’nin sevgilisi olarak görüyorum. Levni’nin dünyasına öyle girmiştim ki, onun hayal dünyasını kendi hayal dünyamla birleştirmek istedim. Ben çok hayal kurarım, çocukluğumdan beri. Her gece yatınca önce hayal kurarım, sonra uyurum. Belli hayallerim vardır, her gece hangisini kuracağımı seçerim. Dedim ki, ben bilimin sınırları içinde kalmayacağım, edebiyatın özgürlüğüne sığınacağım. Öyle de yaptım, "Gölgemi Bıraktım Lale Bahçelerinde"yi gerçekler üzerinde hayaller kurarak yazdım. İstedim ki, romanımı okuyan, kendisini Lale Devri’nin o görkemli ortamında hissetsin.

Sultan III. Ahmet kalbimin padişahı

Levni eniştemizin biraz nonoş olduğu söylenir.

- Levni çok ince ruhlu bir adam, dediğiniz gibi biraz efemine tarafı olduğu da bir gerçek. Çünkü Aşık Ömer’le karşılıklı yazdığı birtakım şiirler var. Padişah III. Ahmet’le ise bu anlamda hiçbir yakınlıkları yok. Tarihe baktığımızda görüyoruz ki, eşcinsellik müthiş yaratıcılık veren bir şey. Levni’nin benimle ilişkisi, benim tarafımdan da tam olarak çözümlenmiş değil. Evli olduğunu biliyoruz ama, karısı hakkında hiçbir bilgimiz yok. Bir şekilde onunla yakınlaşmış bir kadın olmalıyım diye düşünüyorum. Benim hayalimdeki bir aşk bu, böyle bir şey yaşamadım ben aslında. Ben, üzerinde çalıştığım sanatçılarla bu bağı kuruyorum hep ama, Levni’ninki çok derin oldu.

İster misiniz, bu güzel hanım padişah efendilerimizden birine de göz koymuş olsun.

- Evet var, Sultan III. Ahmet. Ondan "Benim Ahmet"im diye bahsediyorum. Galiba bende aşık olma yeteneği var, bu çok güzel bir şey bence. İnsan aşk olmadan yaşayamaz, hayatımda aşk olmamasını düşünemiyorum, korkunç bir şey. Neden III. Ahmet derseniz, Lale Devri’nin padişahı, diğerlerinden farklı.

Uzun boylu, kara gözlü, buğday tenli, son derece zeki, hassas ve zarif biri. İyi bir tahsil, terbiye görmüş, ünlü hocalardan dersler almış. Kadınlarına çok önem vermiş, onlara zaman ayırmış bir adam. Kadınlarıyla vakit geçirmekten çok hoşlanmış, onlarla birlikte oturup nakış işlemiş. Şair, hattat, "Necib" mahlasıyla şiirler yazmış, ayrıca musikişinas. Çok da yakışıklı, nasıl sevmeyeyim ben bu adamı? Gerçi, III. Ahmet’le benim aşk yaşamam çok zor, çünkü birilerini paylaşmaktan nefret ederim. O yüzden ben yine Levni’yi tercih ederim.

Lale Devri, zevk ve sefa değildir

Lale Devri; 1718 Pasarofça Antlaşması’yla başlayıp 1730’da Patrona Halil İsyanı’yla sona eren, 12 yıllık zevk ve sefa devrinin adıdır...

- Çok yanlış, Lale Devri Osmanlı tarihinde bir kültürel yükseliş dönemidir. Lale Devri, Osmanlı’da sanatın tekrar öne çıkması ve dünyayı yakalamaya çalışma dönemidir. Dönemin sadrazamı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa, ince zevkleri olan çok önemli bir adam. Sanata verdiği müthiş destekle bu dönemde edebiyat gelişmiş, müthiş şiirler yazılmış. Aynı ilerlemeler mimaride de yaşanmış. Bugün dünya şaheserleri olarak nitelediğimiz birçok eser de büyük paralar ödenerek yapıldı. Lale Devri’nde, teknik konularda da birçok yenilikler gerçekleştirildi. Yangınları çok hızlı kontrol altına almak için ilk tulumbacı teşkilatı kuruldu. Yine İstanbul’da kumaş fabrikası ve çini imalathanesi açıldı. Bu dönemde ilk kez Avrupa’ya elçiler gönderildi. Padişahın matbaa kurulmasına dair fermanıyla, 1727’de Paris Elçisi Yirmisekiz Mehmet Çelebi’nin oğlu Sait Efendi ile İbrahim Müteferrika ilk matbaayı kurdu. Niye bunlar göz ardı ediliyor, büyük haksızlık.

Zaman ötesi sanatçı

Türk minyatür ve süsleme sanatının en ünlü isimlerinden Levni (Edirne ?-İstanbul 1732), 18. yüzyılda yaşadı. Eserleri zamanını çok aşan bir sanatçı olan Levni, saray başressamlığına getirildi. Eserlerindeki renk uyumu, hareket kıvraklığı, ruhi halleri yansıtan özgün yüz ve beden ifadeleri ile Türk plastik sanatlarının en önemli isimlerinden biri oldu. En önemli eseri "Padişahlar Albümü"dür. İkinci eseri "Surname" ise bir dönemin, Lale Devri'nin adeta aynası niteliğindedir. Levni, zamanının kıyafetlerini yansıtan albümler de yapmıştır.

Sultan I. Abdülhamid’e cariyesinden aşk mektubu

Gül Hanım, şimdilerde kafasını 27. Osmanlı padişahı Sultan I. Abdülhamit’e takmış durumda.

- Yeni romanım 18 yüzyılın sonlarında yaşanan bir aşk hikayesi. Sıradan bir cariyenin Sultan I. Abdülhamid’e yazdığı ama, hiç yollamadığı mektupları konu ediyorum. Birini okuyayım size:

"Hazret-i canım, sevdiğim, ruhumun yegane ışığı hünkárım,

Bunu beklemiyordum. Beklediğim çok şey vardı elbette, ama bu değil. Seçilmiş olmanın zevki, muvaffakiyetin tadı, beğenilmenin hazzı... Bunların hepsine hazırdım, hazırlıklıydım. Amma menkıbelerde okuduğum o aşka düşmek... Bunu beklemiyordum. Bunu beklemiyordum işte. Seninle bir gecede yaşadıklarımız belki de bir ömürde yaşanabileceklerden daha boldu. Evet bol en uygun kelime, zengin demek ise kifayetsiz, bu kelime başka pek çok tarafa da çekilebilir çünkü. Bolluk demek daha doğru. Vücutlarımız birbirine değdiğinde olanlar hangi harp meydanında toplanabilecek heyecan bulutuyla eşdeğerdeydi, karşı karşıya gelen kaç askerin kalplerinin çıkardığı sessiz gümbürtüyle eşdeğer olabilirdi? Neden harp meydanıyla karşılaştırdım bilmem, istemeden oldu. Demek ki için için bir savaş gibi telakki ettim sevişmemizi, kaçınılması mümkün olmayan bir çatışma. En ürkütücü, bir o kadar da kamçılayıcı hisler..."

Osmanlı’nın ana takısı sorguç

Söz Osmanlı takı ve mücevherlerinden açılır da, erbabına sormamak olur mu?

- Osmanlı takıları denince, ilk akla gelen sorguç olur. Sorguç bir Doğu geleneği ama, Osmanlı’da de kendini bulmuş. Sorguçlara bakarak, her dönemin anlayışının, beğenisinin farklılığını görürüz. Mesela, 15. yüzyılda sorguç çok az, olanlar da çok sade ve küçük. 16. yüzyıl ise müthiş bir görkem çağı. Bu dönemin sorguçları, ince altın işçiliğine dayanıyor. Üzerlerinde daha çok zümrüt, firuze kullanılmış. 18. yüzyılda ise daha gösterişli bir dönem var. Sorguçlar büyüyor, çok daha gösterişli hale geliyor. Üzerlerinde taşlar da irileşiyor, taş olarak elmas ve pırlanta kullanılıyor. Osmanlı’da saray kadınları da "İstefan" adlı ihtişamlı sorguçlar takardı. Osmanlı’da mücevher kullanımı son derece geniş bir alana yayılır. Elbette en görkemli mücevher takı ve eşyalar padişahlar için hazırlananlardır. Ancak saray kadınları ve devlet erkanı da mücevherden vazgeçemeyenlerin başında gelir. Kuyumculuk Osmanlı’da çok saygın bir meslekti.
X