Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Larousse'a göre asıl hırsız Pangalos

Murat BARDAKÇI

Yunanistan'la muhabbetimiz, son günlerde daha da bir arttı... Önce Yunan Dışişleri Bakanı Pangalos hakkımızda ‘‘hırsız’’, ‘‘ırz düşmanı’’, ve ‘‘katil’’ gibisinden sevgi dolu sözler sarfetti, derken Rum ve Yunan orduları Kıbrıs'ta ucuz gövde gösterilerine girdi ve dostluğumuz bu sayede artık sökülmez bir biçimde perçinlendi... Allah nazardan, kem gözlerden ve bizi çekemeyen cümle düşmanların şerrinden saklasın...

Ülkelerimiz işte böylesine muhabbet dolu bir havaya girince bu dostluğu kutlama bâbında birşeyler yazmak istedim ve yakın dostumuz Yunanistan'dan sözeden kaynaklara yeniden bir göz atayım dedim...

İlk elimi attığım kitap, ‘‘Petit Larousse’’ oldu... Hani Fransızlar'ın dünyanın en önde gelen bilimsel başvuru kaynaklarından kabul edilen ve bütün cildleri üstüste konulduğunda adamın boyunu aşan ‘‘Larousse’’ isimli meşhur ansiklopedilerinin ‘‘Petit’’ yani ‘‘Küçük Larousse’’ denilen tek cilde indirilmiş özeti var ya, işte ona baktım...

Baktım ve bir hayli şaşırdım: Petit Larousse, Fransızca'da ‘‘Yunan’’, ‘‘Yunanlı’’ anlamına gelen ‘‘Grec’’ sözünün karşısına, garip şeyler yazmıştı: Yunanlılar için ‘‘Fripon’’, ‘‘escroc’’ diyordu ansiklopedi... Türkçesiyle ‘‘dolandırıcı’’ ve ‘‘sahtekâr’’... Hatta ‘‘sahtekârları bir topluluktan dışarı atmak’’ deyimi örnek diye gösteriliyor ve ‘‘sahtekâr’’ın karşılığı olarak gene ‘‘Grec’’, yani ‘‘Yunanlı’’ sözü kullanılıyordu...

‘‘Bu hırsız ve sahtekâr suçlaması da neyin nesi?’’ diye düşünürken, gözüm elimdeki Petit Larousse'un yayın tarihine takıldı... Kitaplığımdan ansiklopedinin 1931'de çıkmış süslü, rengârenk kapaklı ve şimdilerde çoktan antika olmuş eski baskısını çıkartmış, ona bakmıştım... ‘‘Bu işte bir yanlışlık olmalı’’ deyip, son baskılardan birini açtım ama bu defa daha da şaşırdım: Eski baskıda 40 satır olan Yunanlı bahsi yeni yayında sadece altı satıra inivermişti... Kelimenin karşısına ‘‘Yunanistan'dan olan, Yunanlı’’ diye yazılmış, bizim türlünün zeytinyağlısını andıran bir yemekten sözedilmiş ve ‘‘Ortodoks kilisesine 'Yunan Kilisesi' de derler ama bu pek doğru bir ifade değildir’’ kaydı düşülmüştü, o kadar...

Ben, dünyanın en meşhur ansiklopedilerinden birinin iki ayrı baskısındaki bu iki ayrı ifadenin arkasında seneler süren diplomatik pazarlıkların, tehditlerin ve tavizlerin yattığını, küçük bir araştırmadan sonra öğrendim:

Fransızca'da ‘‘dolandırıcı’’ ve ‘‘sahtekâr’’ kavramlarının mecazı olan ‘‘Yunanlı’’ kelimesi Petit Larousse'un ilk baskılarında uzun zaman yer almış, Yunanistan bu ifadeden seneler sonra haberdar olmuş ve işi diplomatik mesele haline getirmişti... Fransız hariciyesi ‘‘Fransa hür bir ülkedir, isteyen istediğini yazar... Siz gidin, işinizi ansiklopedinin yayıncılarıyla halledin’’ deyince, Larousse'u çıkartanlarla pazarlığa oturmuştu Atina... Pazarlık devam ederken kitabın yeni baskıları yapılmış, ‘‘dolandırıcı’’ ve ‘‘sahtekâr’’ sözleri bütün bu baskılarda da yer almış ama günün birinde birdenbire kesilmiş, 40 satırlık ‘‘Yunanlı’’ maddesi birdenbire altı satıra inivermişti... Larousse'un yayıncıları, bol sıfırlı bir meblâğ kırşılığında Yunanistan'a Fransızca'dan deyim satmışlardı...

Atina'nın hakkımızda demediği bırakmadığı, esip savurduğu bu günlerde bu ‘‘dolandırıcı’’ ve ‘‘sahtekâr’’ kelimelerinin satışını bir hatırlatayım dedim...

‘‘Hamuduyla yutmak’’ diye işte buna denir!

Doç. Dr. Fikret Evci'nin Mimar Sinan Üniversitesi'ne yaptığı profesörlük başvurusunu değerlendirecek olan jürideki beş profesörü uyarıyorum: Dr. Evci'nin yazdığını iddia ettiği kitabın tamamı başkalarından ‘‘makaslama’’dır ve ‘‘eser’’ değil, ‘‘intihal şaheseri’’dir...

Mimar Sinan Üniversitesi'nde 9 Kasım'dan sonra çok önemli bir karar alınacak... Çeşitli üniversitelerden seçilmiş beş kişilik bir profesörler jürisi, Mimar Sinan'da boş olan mimari restorasyon profesörlüğü kadrosunun kime verileceğini belirleyecek ve bu karar büyük, çok büyük bir önem taşıyacak: Türk üniversitelerinde bilimsel haysiyetin ayaklar altına alınmış olup olmadığını ortaya koyacak...

Bakın, neden:

Üniversite geçenlerde bir gazeteye ilân verdi, profesör kadrosunun boş olduğunu duyurdu, adayların müracaatını istedi ve başvuru bir doçentten geldi... Doçent, ‘‘eserim’’ dediği bir de dosya sundu üniversiteye: Kapağında ‘‘Fatih Medreseler Tekkeler Zaviyeler Sıbyan Mektepleri Üzerine Araştırma’’ diye sadece kelimeler yığınından ibaret sözlerin yazılı olduğu bir dosya...

‘‘Eser’’ olduğu iddia edilen bu dosyayı geçenlerde tesadüfen gördüm ve açık söyleyeyim, dehşet içinde kaldım... Önümde hakikaten bir ‘‘şaheser’’ ama bir ‘‘intihal şaheseri’’ duruyordu... Bugüne kadar yürütme, makaslama, intihal etme yahut kolaj yapma yoluyla hazırlanmış çok sayıda ‘‘eser’’ görmüştüm ama, böylesine tesadüf etmemiştim...

Üniversiteye ve jüriye ‘‘asıl çalışma’’ olarak sunulan bu ‘‘eser’’, onu yazdığını iddia eden doçente ait değildi... Dosyanın içerisinde ne varsa Prof. Cahid Baltacı'nın ‘‘Osmanlı Medreseleri’’, Prof. Mübahat Kütükoğlu'nun ‘‘İstanbul Medreseleri’’, ‘‘1869'da Faal İstanbul Medreseleri’’, Turgut Kut'un ‘‘Sübyan Mektepleri’’, Dr. Ahmet Işık Doğan'ın ‘‘Osmanlı Mimarisinde Tarikat Yapıları’’ ve Dr. Özgönül Akay'ın ‘‘Osmanlı Devri İstanbul Sübyan Mektepleri’’ isimli çalışmalarından yapılmış bir derleme, daha doğrusu bir ‘‘intihaller zinciri’’ydi... Bu kaynaklar hiçbir dipnotta gösterilmemiş ve bazıları bibliyografyaya bile alınmamıştı... İşin en acı tarafı ise, ‘‘araştırmanın sahibi’’ olduğunu iddia eden kişinin, makasladığı sayfaları bilgisayarla yahut daktiloyla yeniden yazma zahmetine katlanmaması, kaynakların fotokopilerini çekip ciltletmesi, orijinal sayfa ve dipnot numaralarını değiştirmeye bile tenezzül etmemesiydi... Meselâ ‘‘eser’’in ilk dipnotunun numarası ‘‘1’’ değil ‘‘46’’ydı, zira o dipnotun geçtiği bölüm Prof. Kütükoğlu'ndan makaslanmıştı... İkinci dipnotun yerinde ‘‘173'' yazılıydı, numara sonra 117'ye inmekte ve üniversitelerimizin ilmi haysiyetini de aşağılara indirip ayaklar altına almadaydı...

Ben, sözkonusu profesör kadrosunun kime sunulacağının çoktaaan belirlendiği, hatta jürinin kararı konusunda haftalar öncesinden ‘‘İş tamam... Üçe iki kazanacağız’’ diye konuşulduğu yolundaki iddiaların gerçek olduğuna ihtimal vermek istemiyorum...

Ama, jüriyi oluşturan beş üniversite hocasının, Prof. Haluk Sezgin, Prof. Demir Divanlıoğlu, Prof. Zeynep Ahunbay, Prof. Cengiz Eruzun ve Prof. Veyis Özek'in kararını merakla beklemedeyim... Doç. Dr. Fikret Evci imzasını taşıyan bu makaslama şâheserini geri çevirerek üniversitede bilim şerefinin hâlâ varolduğunu mu gösterecekler, yoksa kabul ederek intihale ortak mı olacaklar; hep beraber göreceğiz...

Hiç merak etmeyin; neticeyi bu sütunda mutlaka okuyacaksınız...

Özer Bey meğer vahiyle yazıyormuş

Özer Çiller'den ben de nasibimi aldım... Nazlı Ilıcak'ın Kanal 7'de bu hafta yayınlanan programındaki konuşmasında ismimi vermeden benden sözetti ve beni iftira atmakla suçladı...

Böyle birdenbire müfteri ilân edilmemin sebebi, bu sayfada birkaç ay önce çıkan bir yazımdı: Özer Bey'in ‘‘Mutlu ve Başarılı Olma Sanatı’’ adlı kitabının büyük ölçüde ‘‘makas’’ ve Amerika'nın en fazla okunan yazarlarının başında gelen Güney Kaliforniya Üniversitesi'nin felsefe profesörü Leo Buscaglia'nın eserlerinden ‘‘derleme’’ olduğunu yazmıştım... ‘‘Özer Bey'in dürüstlük dersini bir de benden dinleyin’’ demiş, kitabının Buscaglia'nın dört ayrı kitabından, ‘‘Birbirimizi Sevebilmek’’, ‘‘Kişilik’’, ‘‘Sevgi’’ ve ‘‘9 Numaralı Otobüsle Cennete’’ isimli eserlerinden talan edildiğini sayfa numaralarına ve makaslanmış ifadelere varıncaya kadar sıralamıştım... Yazdıklarım, hemen o gün TV'lerin haber bültenlerinde yer almıştı...

Nazlı hanımın programında söz döndü, dolaştı, bu ‘‘intihal’’ konusuna geldi... Özer Bey kitabıyla ilgili iddiaların, yani yazdıklarımın nasıl bir ‘‘yalan’’, ne biçim bir ‘‘iftira’’ olduğunu anlattı... ‘‘Buscaglia'dan tek satır bile almadım’’ dedi ve daha da önemlisi, ‘‘Amerikalı yazarın eserlerini, kendi kitabını yayınlamasından çok sonra okumuş olduğunu’’ söyledi...

Koskoca bir sabık başbakan eşi yalan söyleyecek değildi ya... Ben, Özer Bey'in kitabıyla ilgili olarak Nazlı hanımın programında sarfettiği her söze inanıyor, Özer Bey'e vahiy geldiğine ve asıl intihalcinin Özer Çiller değil, Amerikalı felsefe profesörü Leo Buscaglia olduğuna emin olmuş bulunuyorum... O yazımda iddia ettiklerimden dolayı Özer Bey'e karşı nasıl bir hicap içinde bulunduğumu ifadeden acizim...

Ah Buscaglia ah!.. Sen kalk, kendini Amerika'nın en çok satan yazarlarından biri diye tanıt ama hiç utanmadan Özer Çiller'in kitabını makasla, onun yazdıklarını kendi imzanla yayınla!.. Hatta Özer Bey'in ‘‘dürüstlük’’ konusundaki makalesini al, üzerine kendi adını yaz, ‘‘Birbirimizi Sevebilmek’’ isimli kitabına koy ve hiç sıkılmadan dürüstlükten bahset!..

Milyonlarca Amerikalı'nın gözünün içine baka baka yalan söyleyip beni müfteri durumuna düşürmeye sen hiç utanmadın mı Leo?

İNTERAKTİF TARİH

Emel Kırmızıgül - İstanbul: Geçen hafta sözünü ettiğim ‘‘Zita’’ isimli kitap, Paris'te ‘‘Librairie Academique Perrin’’ tarafından yayınlandı. Roman değil, belgesel bir araştırma şeklinde kaleme alınmış. Türkiye'ye gelip gelmediğini kitap ithal eden kuruluşlardan öğrenebilirsiniz.

Hakan Çelebi -

Eskişehir: ‘‘Yine dargın kapattın pencereleri’’ mısraıyla başlayan şarkı ‘‘Ayrılık’’ adını taşır, Hüzzam değil Segâh makamındadır, Vecdi Seyhun'a aittir, güfte şairi Hüseyin Çolak'tır ve hakikaten çok güzel bir parçadır. Şimdilerde hiç okunmadığı doğru; bende yıllar öncesinden kalma bir radyo kaydı var. Vecdi Seyhun, 1 Nisan 1984'te vefat etti.

İsmail Güneşli - Yalova: ‘‘Sicin’’ diye yazdığınız kelime, ‘‘siccin’’ olmalı. Arapça'da ‘‘zindan’’ anlamına gelir ve bugün de kullanılır. Aynı zamanda tasavvuf metinlerinde de geçer, genellikle nefisle yapılan mücadele bahislerinde yer alır.

X