Gündem Haberleri

GÜNDEM

    Laiklik ve İslam (3)

    Hürriyet Haber
    14.01.1999 - 00:00 | Son Güncelleme: 14.01.1999 - 00:01



    İki günden beri eserinden bazı önemli parçaları naklettiğim Cezayirli yazar (aynı zamanda Marsilya müftüsü) kitabında İslam'ın Fransa'daki tarihini de inceliyor. Bu bölümde Müslümanlar'a birçok öneri, tarihsel ve dinsel gerekçeleri açıklanarak sunulmuş. En dikkat çekicilerinden biri şu: Laikliğe asla karşı olmayın, sizin selametiniz gerçek bir laiklikle mümkün olur. Ve sakın, laiklikle laik yasaları birbirine karıştırmayın. Laikliğe dayanılarak yapılmış yasalar, birçok sakatlık taşıyabilir, uğraşılır ve gerekli düzeltmeler yapılır. Ama laikliğe tümden karşı çıkılırsa onun yerine gelecek ‘‘kutsal’’ kılıflı despotizm, gerçek dindarlara nefes aldırmaz... (s.40-44).

    İslam'da din temsilciliğini elinde tutan bir sınıfın veya kişinin olmaması, İslam'ın evrenselliğinin ve insan özgürlüğü ile insan-Allah arası direkt ilişkiye verilen önemin en önemli kanıtı olarak ele alınıyor.

    ‘‘İslam'da din adamı/din sınıfı bulunmamasının anlamı insanın Tanrı'ya aracısız başvurmasıdır. Tanrı'nın iradesinin veya öğütlerinin tercümanlığını hiç kimse sahiplenemez.’’ (s.67).

    ‘‘Eğer bir din adamından söz edilecekse, her Müslüman'ı bir din adamı saymak gerekir. Ama en doğru yöntem, imamlar da dahil, tüm Müslümanlar'ın laik olduğunu söylemektir.’’ (s.89).

    ‘‘Cumhuriyetçi Bir İslam'ın Önündeki Engeller’’i de inceleyen yazar, bu engellerin başına, atalardan kalma kabulleri din diye benimsemeyi koyuyor. İşin en ilginci, bu gelenekleri/folkloru İslam'la eşitlemede, saptırılmış bir İslam'ın yarattığı sıkıntılardan şikâyetçi olanların, geleneksel dinci kesimden hiç de geri kalmamasıdır. Laik ve aydın diye ortaya çıkanlar, İslam'ın temsilcisi olarak hemen her yerde, folklorik dini esas alanları, fanatikleri öne çıkarmaktadırlar. Hatta bu kesimlere yardım ve destek veriyorlar. (Bk.s.73-75).

    Kitabın en dikkat çekici tespitlerinden biri de bu bölümde verilmektedir ve şudur: Laiklik, her şeyin çoğunluğun arzusuna göre belirlendiği demokratik oylamaya sunulmuş basit bir seçim gibi görülemez. Laiklik demokrasiden önce gelmeli ve onu aşmalıdır. Çünkü laiklik, aynı zamanda çoğunluğu da koruyan bir ilkedir.'' (s.78).

    İslam'ın dünya genelindeki imajının çok kötü olduğunu ısrarlı bir biçimde gündeme getiren yazar, bu konuda şunları gözlemliyor:

    ‘‘İslam'ın meşrulaşmasından duyulan bir korku var. Bu din, iyi bilinmemektedir. Barbarlar onun adına canavarca cinayetler işliyorlar. Fransa'da bile İslam adına cinayet işlenmektedir.’’

    ‘‘Dünyanın herhangi bir yerinde bir suikast olduğunu öğrendiğim anda, soluğumu tutup saldırganın Müslüman olmaması için Tanrı'ya yalvarıyorum.’’ (s.80-81).

    ‘‘Bugün İslam'ı bilmemenin artık gerekçesi yoktur’’ diyen yazar, Müslüman ve gayrimüslim herkesin bu dini tanıması gerektiğini bir insanlık borcu olarak görüyor. Bunun için ilk iş, Müslümanlar'a düşüyor ve o da şudur: İslam ilahiyatını, çağdışılıktan kurtarıp yeniden yapılandırmak. Bu, çok çileli bir iştir. Oysa ki Müslümanlar, hazırı ve kolayı seçiyorlar. Bu da onların sürekli biçimde hüsranına yol açıyor.

    ‘‘İslam, yaratıcı ve yorumlayıcı zekânın derin bir kış uykusuna yattığı, yüzyıllar süren bir gerileme dönemi geçirdi.’’

    Yeniden yapılanmanın esasını, din sınıfına yer vermeyen İslam'ın tartışmasız ve Tanrısal kaynağı olan Kuran'ın herkesçe okunması ve yoruma açılması oluşturmaktadır. Bu noktada bizzat Kuran, inananları, atalarının kabulleriyle yetinmemeye ve kendisini yeniden yorumlamaya teşvik eder.

    Bu yeni yapılanma ve yorumda, Kuran'ın ‘‘mâruf’’ diye adlandırdığı ortak-evrensel insanlık değerlerinin dikkate alınması kaçınılmazdır. Vahyin ısrarla korunmasını emrettiği mâruf, işte bu ortak-evrensel değerlerin Kuran terminolojisindeki adıdır.

    ‘‘Mâruf, belli bir çağda ve toplumda egemen ortak anlayış tarafından iyi olduğu kabul edilen şeydir.’’

    ‘‘İslam, eğer dışlanmak istemiyorsa, kendi evinde bile evrensel olmaya hazırlanmalıdır.’’

    Yazar, mâruf bağlamında özellikle insan haklarıyla ilgili çağdaş ilkelere atıf yapıyor. Ve ekliyor: Bu ilkeler, hiçbir dayatmacı ideolojinin artık karşı koyamayacağı evrensel ilkelerdir. Ve işte bugünün mârufu bunlardır.'' (s.84-86).

    Eserde, istismarcı-cahil din görevlilerinin camiyi ve kutsal kavramları kullanarak halkı nasıl kandırdıkları, nasıl beyin yıkadıkları ve kitleleri nasıl parçalayıp böldükleri de örneklerle anlatılıyor (s.92-94). Ve şu hayati sonuca ulaşılıyor:

    Bugün dünyanın hiçbir yerinde İslam, bilgece ve meşru bir biçimde temsil edilmiyor. Cemaatçilik, İslam'ın ve insanlığın aleyhine işliyor. O halde cemaat ve çoğunluk değil, bilgelik ve basiret izlenerek çıkış yolu bulunabilir. Bu yol, mümkündür ki, hiçbir cemaatin benimsemediği bir tek kişi tarafından gösterilecektir. Kuran bu espriye Hz.İbrahim'i tek başına bir ümmet olarak tanıtmak suretiyle dikkat çekmiştir (s.103-105).

    Suheyb b.Şeyh'in bu bilinç verici eserini okumalıyız.


    Soru: Kitaplara iman deyince ne anlıyoruz?

    Cevap: Kitaplara imanın kısa bir ifadesi, vahye imandır.

    Bundan anlaşılan şudur: Akıl ve duyu organlarıyla elde edilen bilgilerin üstünde ve ötesinde, vasıtasız bilgiler vardır. Bu bilgiler Yaratıcı Kudret'ten veya bizim üstümüzdeki planlardan, duyu organlarımızın aracılığı olmadan gelen bilgilerdir.

    Vasıtasız bilgi veya vahiy, daha önce gördüğümüz melekler aracılığıyla gelir.

    Vahyin ürünleri, bazı peygamberlerde sayfalar halinde toplanır. Bu peygamberlere suhuf (sayfalar) sahibi peygamberler denir. Bazı peygamberlerde vahyin ürünleri kitaplık çapa ulaşır. Kuran, bu peygamberlerin Davut, Musa, İsa ve Muhammed olduğunu bildirmektedir.

    Kuran-ı Kerim bize gösteriyor ki, pek çok peygamber gelmiştir. Bunların sadece bir kısmının adları Kuran'da bildiriliyor.

    Buna bağlı olarak şunu söylemek zorundayız: İnsanlık tarihinde vahiy ürünü söz, mesaj ve pasajlar, adlarını bildiğimiz peygamberlerin tebliğ ettiği ürünlerden ibaret değildir. Bunun pratik sonucu şudur: Biz, bilinen kutsal metinlere vahiy ürünü demek durumunda kalırken, bunların dışında vahiy ürünü olmadığını iddia etmek hakkını taşımıyoruz. Yani, daha başka vahiy ürünlerinin bulunduğunu bir imkân olarak kabul ederiz, etmek zorundayız. Mesela, kurucuları, adlarını bildiğimiz peygamberlerden biri olmayan din ve sistemlerin kaynağı olan yazılı metinler birer vahiy ürünü olabilir.

    Bu gece Kadir Gecesi

    İslam dünyasının en kutsal günlerinden biri olan Kadir Gecesi, bu gece tüm müslümanlar tarafından kutlanacak. Kuran-ı Kerim'in Hazreti Peygamber'e gönderilmeye başlandığı gün olan ve Kadir Suresi'nde bin aydan daha hayırlı olduğu belirtilen gece nedeniyle camilerde mevlitler okunacak, dualar edilecek.

    Yayınladığı mesajda müslümanların Kadir Gecesi'ni kutlayan Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz, müslümanların Kuran'dan uzaklaştıkları için bir türlü olgun mümin olamamanın, cemaat ruhuna ve vahdete ulaşamamanın sıkıntı ve acısını yaşadıklarını belirtti. Yılmaz, ‘‘Maalesef Türk ve İslam dünyasının hangi bölgesine bakılırsa kaos, umutsuzluk ve karanlığın hakim olduğu; her noktada inleyen, acı çeken, soykırıma maruz kalan, zulme ve vahşete uğrayan, aç, susuz ve ilaçsız bırakılan Müslümanlar olduğu görülür’’ dedi.

    Kadir Gecesi'nin İslam aleminin dirliğine, mazlumların kurtuluşuna, insanlığın huzur, barış ve hidayetine vesile olmasını dileyen Mehmet Nuri Yılmaz, müslümanları Kuran'a yönelmeye çağırdı.

    İSTANBUL

    Okuma seferberliğine hutbeli katkı

    Diyanet İşleri Başkanlığı, özellikle erişkin kadınlara okuma-yazma öğretmek amacıyla açılan kurslara katılımı teşvik için, konuyu hutbe ve vaazlarda gündeme getirmeyi kararlaştırdı.

    Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz müftülüklere gönderdiği yazıda, ‘Halk Eğitim Merkezleri’nde açılacak okuma-yazma kurslarına vatandaşların gereken ilgiyi göstermeleri için, vaaz ve hutbelerde bu konuya ağırlık verilmesini istedi. Geleceğinden emin olmak isteyen milletlerin, aile kurumuna ve kadınların eğitimine gereken önemi vermek zorunda olduğunu anlatan Yılmaz, şöyle konuştu:

    ‘‘Devletlerin ve milletlerin yükselmesi ve alçalması, kadınlarının eğitim ve kültür seviyeleri ile doğru orantılıdır. İlk emri ‘Oku' olan en mütekamil bir dinin mensubu Türk milletinin kadınları, maalesef okuma-yazma konusunda dünya kadınları arasında istenilen konumda bulunmamaktadır. 1990 yılı istatistiklerine göre, 6 yaş üstü kadın nüfusumuzun 6 milyondan fazlası okuma-yazma bilmemektedir. İnançlarımızla ve mazimizle bağdaşmayan bu olumsuz tablonun değiştirilerek kültürlü ve bilgili bir toplum meydana getirilmesi, hepimizin ortak arzusudur.’’ ANKARA


    Benliğini Allah'a adamış kişilerle beraberlikte ısrarlı olun!

    ‘‘Benliğini, sabah-akşam, yüzünü isteyerek Rablerine yalvaranlarla beraber tut. İğreti dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan kaydırıp uzaklaştırma. Ve sakın, kalbini bizim zikrimizden/Kuran'dan gafil koyduğumuz, boş arzularına uymuş kişiye boyun eğme. Böylesinin işi hep aşırılıktır.’’ (Kehf 28. Ayrıca bk. Abese 1-10).

    Benliğini Allah'a adamış insan, varlığın en değerli, en mükemmel meyvesidir. Tekâmülün doruk noktasındaki varlık odur. Böyle bir benlik, Allah'ın yeryüzündeki elle tutulur rahmetidir. Böyle bir varlığın horlanması Allah'ın horlanması olur.

    Nefsiniz ve ölümlü çıkarlarımız için ne ölçüde kayba mal olursa olsun, böyle benliklerle beraber olmakta ısrar etmeliyiz. Allah'ı sevmenin göstergelerinden biri de budur.

    Ancak bu benlikler, bir sınıfın, bir kliğin, bir mezhep veya tarikatın, bir kisve veya düşüncenin temsilcileri olarak algılanamazlar. Bunlar, kısa bir tanımla, her meslek, zaman ve coğrafyada hiçbir patentin temsilcisi olmadan bulunabilen ‘‘Allah adamları’’dır. Bu Allah adamlarından bahsederken Kuran, ‘‘Bizim yarattıklarımızdan öyle bir ümmet vardır ki, Hak ile kılavuzlar ve yalnız onunla adalet sunar’’ (A'raf 181) demektedir.

    Dikkat edilirse bu benlikler bütün patentlerin üstüne ve ötesine taşınmak için ‘‘bizim yarattıklarımızdan bir ümmet’’ diye tanımlanmış, herhangi bir inanış ve anlayışın patentine mal edilmemişlerdir. Patentleri, soy kütükleri şu veya bu olabilir. Önemli olan onların birleştikleri ‘‘Allah adamlığı’’ ruhudur.

    Bu insanlar, şu veya bu coğrafyadan, şu veya bu dinden çıkan, insanlığa hizmeti hayatının gayesi edinmiş evrensel ruhlardır. Onları daha çok, birer insanlık âşığı olarak görürüz.



    Etiketler:
    

      EN ÇOK OKUNANLAR

        Sayfa Başı