Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Kuzey Kıbrıs orada kimse var mı?

3 Ekim’de Türkiye ile AB arasında müzakerelerin başlamasının kesinleştiği haberleri çıktıkça ben her seferinde, ‘hayır kesin değil’ diye yazıyorum.Yine öyle oldu. İlk açıklamasında ‘3 Ekim’in önünde engel kalmadı’ diyen İngiltere Dışişleri Bakanı Straw önceki gün ikinci açıklamasında biraz daha muğlak konuştuysa da, Newport toplantısından sonra herkes rahat nefes aldı. Kıbrıs’ı tanıma koşulu yok. Öyleyse 3 Ekim’de müzakereler başlayacak. Avrupa Birliği açısından böyle. Yani onlar, müzakerelerin daha önce belirlenen tarihte başlaması konusunda uzlaştılar.Ya bizim açımızdan? Bizim için durum farklı. *** NEWPORT’taki toplantıda, Türkiye’nin ek protokol ile birlikte yayınladığı açıklamaya yanıt konusunda anlaşmaya varılamadı. 7 Eylül’deki toplantıda AB’nin cevabı netleşecek. Ama her durumda bu yanıtın yaptırım niteliği yok. O nedenle müzakereleri doğrudan etkilemez. Tabii bu, Kıbrıs konusunda Avrupa Birliği’nin aldığı güçlü bir pozisyon olacak. Ama esas önemli olan müzakere çerçeve belgesinde yar alacak olan ifadeler.17 Aralık zirvesinde, Türkiye’nin müzakere süreci zaten kendinden önceki adaylara göre çok zorlaştırılmış ve muğlaklaştırılmıştı. Adını telaffuz etmemekle birlikte imtiyazlı ortaklık, müzakerelerin tam üyeliğe götürmemesi durumunda ‘Türkiye’nin Avrupa’ya demir atmasının sağlanması’ ifadesi ile ima edilmişti. Ama ya imtiyazlı ortaklık açık bir biçimde bir seçenek olarak karşımıza çıkartılırsa? Ya Kıbrıs ve Ege konularında bağlayıcı bir takvime taahhüt zorunluluğu getirilirse? O zaman 3 Ekim tehlikeye girer. Başbakan Erdoğan, ardından da The Economist dergisine yaptığı açıklama ile Dışişleri Bakanı Gül, yeni koşulların kabul edilemeyeceğini açıkladılar. Ama ne yapılacağı belli değil. Ne Dışişleri Bakanımızın, masayı geri dönmemek üzere terk etme açıklaması, ne de (Allah korusun) Başbakanımızın ‘patlama’ ihtimali, Türkiye’nin ne yapacağı konusunda ciddi bir fikir vermiyor.Kabul etmemek de bir seçenek, ama bunun yolları var. Tek yol, AB hedefinden ve 40 küsur yıllık yolculuktan vazgeçmek midir? Siyasi diyalogu askıya almak da, diplomatik yaratıcılığın ortaya çıkartacağı başka formüller de mutlaka vardır. Bu seçenekler, bu senaryolar, ne yazık ki hálá konuşulmuyor. *** DEKLARASYON tartışmaları sırasında Avrupa dışişleri bakanlarının görüş birliğine varmaları zor oldu, bir konu dışında. Türkiye’nin limanlarını Gümrük Birliği anlaşması çerçevesinde tüm yeni üyelere açması konusunda. Limanlarımızı Kıbrıs bandıralı gemilere açmak, Kıbrıs’ı tanıma anlamına gelmiyor. Bizim açımızdan bu kabul edilemez değil. Bu teklife esas karşı çakanlar Kıbrıs Türkleriydi. KKTC’li iş adamları, bunun KKTC ekonomisine ağır bir darbe olacağını söylüyorlardı. Ama şimdi bakıyorum, çıt çıkmıyor. Bu tartışmalar sırasında Cumhurbaşkanı Talat dışında KKTC’den hiç itiraz yükselmedi. Sivil toplumun sesini Brüksel’e duyuracak hiçbir girişim yok. Avrupa Birliği’nin verip de tutmadığı yardım sözünün peşine düşmenin tam zamanı değil mi? Kıbrıslı Türkler kendilerini hatırlatmadıkça, Rum Yönetimi’nin Kıbrıs meselesini Türkiye ile kendi arasındaki bir sorun gibi Avrupa’ya taşımasını engellemek kolay olmayacak.
X