Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Kuzenimiz Japonlar

Tuğrul ŞAVKAY

Japonya'ya birçok kez gitmiş olmayı büyük bir şans sayıyorum. Şanssızlık ise her gidişimde bir hafta, bilemediniz on gün gibi kısa süre kalmış olmam. Oysa Japonya tam bir ceviz. Önce dışındaki etli yeşil kabuğu soyacaksınız. Sonra içindeki sert kabuğu kıracaksınız. Ancak ondan sonra o içteki sütlü harika meyvayı yiyebilirsiniz. Japonlar çadıra bürünmüş kadınlar gibi. Dışarıdan görünen bir kütleden ibaret. İçindeki kadına ait hiçbir ayrıntının dışa vurmasına izin verilmiyor. Bari biraz olsun gözlerini görsem, elini veya hiç olmazsa parmaklarının ucunu görsem diyorsunuz ve ona bile izin vermiyorlar.

Şimdi böyle bir ülkede insanın birkaç hafta geçirmesi hiç yeter mi?

Halbuki çok ciddi bir iddiaya göre biz Japonlarla kuzeniz. Yani onlar amcamızın oğlu. Aramızda büyük benzerlikler olmasını gerektiren bir husus bu. Aslında bu tür benzerlikler eksik de değil.

Japonlarla kuzen olduğumuz iddiası elbette bana ait değil. Bunu birçok ciddi kaynak söylüyor. Dilbilimciler de bu yönde ipuçları veriyorlar. Türk, Kore ve Japon dilleri arasındaki ilişkiler dilbilim araştırmacılarının gözde bir alanı.

Ancak ne zaman böyle iddialı bir laf etsem, bunu kafamdan uydurduğumu düşünenler çıkar diye, bu kez ulaşabildiğim kaynakları pazar sabahı oturup üşenmeden taradım. Japon mutfağı üzerine harika bir kitap yazmış olan Margaret Leeming ve Mutsuko Koşaka'nın ortak eseri ‘‘Japanese Cookery’’de aradığımı buldum. Hadi yazarlardan İngiliz olanı bunu uydurdu diyelim, Söylenen yanlış olsa Japon yazar buna hiç itiraz etmez miydi?

CİDDİ BİR İDDİA

Sözünü ettiğim iddia şu: Milattan önce 2000 yılları civarında Orta Asya'dan Japonya'nın en büyük adası Honşu'ya büyük bir göç yaşanmış. Göçenler Orta Asya'dan gelen avcı bir toplulukmuş. Bunlar Japonya'ya Kore üzerinden geçmişler. Bugünkü Japon halkının temelini de bunlar oluşturmuş. Milattan sonra 250 yılları civarında ise yine Orta Asya'dan ve yine Kore üzerinden Japonya'ya ikinci bir ciddi göç daha gelmiş. Bu kez gelenler ise Japonya'nın güneyindeki Kyuşu Adası'na yerleşmişler. Bunlar tarımla uğraşan çiftçilermiş. Göç yolları üzerinde ise pirinç yetiştirmeyi öğrenmişler ve bunu Japonya'ya taşımışlar.

Bütün akrabalık ilişkilerine rağmen, benim durumumda olan gezginler için Japonya'da ancak bazı izlenimler sözkonusu olabilir. Ondan ötesine geçmek çok zor. Nasıl zor, bakın size bunu küçük bir hikaye ile anlatayım.

Richard Hosking ile yıllar önce Oxford Üniversitesi'ndeki Saint Anthony College'da bir toplantıda tanışmıştım. Hoskins bir İngiliz sosyolog. Cambridge'den mezun olduktan bir süre sonra biraz macera tutkusuyla Japonya'ya gitmiş. 1973 yılından beri Hiroşima'daki Şudo Üniversitesi'nde ders veriyor. Derslerden ve akademik çalışmalarından geri kalan zamanının neredeyse tümünü yemek araştırmalarına ayırıyor.

TANRILARIN YEMEKLERİ

Richard, bir toplantıda bize şimdiki Japon veliaht prensinin o zamanki nişanlısını anne ve babasına takdim edişine ilişkin bir gazete kupürü göstermişti. Kupürdeki fotoğrafın arka planında Japon İmparatoru ve eşi tahtta oturmakta, önde ise Veliaht Prens ve müstakbel eşi yerlere kapanmış bir halde onları selamlamaktaydı.

O sıralarda Japonya'da yirmi yılını çoktan doldurmuş olan dostumuz Richard, bu fotoğrafta neyin dikkatimizi çektiğini sordu. Verdiğimiz hiçbir cevap onu tatmin etmedi. Sonra fotoğrafın bir köşesini biraz büyüttü. Orada bir sehpanın üzerindeki kapların içinde bazı yiyecekler görülüyordu. Ama doğrusu biz buna da bir anlam veremedik.

Hikayenin bundan sonrasını anlamak için biraz yakın Japon tarihini bilmek gerek. Japonların tarihinde sadece bir hükümdar soyu vardır. Japonlar yaradılıştan bu yana aynı ailenin hükümdarlık yaptığını düşünürler. İmparator ise Şinto dininde bir tanrı sayılan Güneşin Oğlu'dur. Yani İmparator tanrının ta kendisidir.

Japonlar İkinci Dünya Savaşı'nı kaybedip Amerikan işgaline uğrayınca, İşgal Kuvvetleri Komutanı General McArthur Japonya'ya kendince yeni bir nizamat vermeyi kararlaştırmıştı. Bu arada Japon İmparatoru'nun bir tanrı olması saçmalığına da son vermeyi düşündü. Yeni Japon Anayasası'na bunu aynen böyle yazdırdı. Artık İmparator gökyüzünden yeryüzüne indirilmiş ve ölümlüler arasına katılmıştı.

Hiç unutmam, hikayenin tam burasında sevgili Richard, ‘‘siz öyle sanın’’ diye bağırdı. ‘‘Japonlar yabancılara aynen yeni anayasadaki maddeyi tekrarlayarak cevap verirler. Ama fotoğrafın ucundan görünen kapların içindeki yemekler geleneksel Japon kültüründe sadece, ama sadece tanrılara sunulan ve ölümlü insanların asla tadamayacağı yiyecekler’’ dedi. Sonra da bir güzel bunların tümünü adları ve sanlarıyla söyleyip uzun uzun anlattı.

Şimdi böyle bir ülke ve böyle bir kültür ile ilgili benim gibi gelgeç bir gezgin, sekiz on kez bu ülkeyi ziyaret etmiş olsa bile, kısacık yolcuklukları ile ilgili ne kadar derin şeyler anlatabilir, artık varın siz tahmin edin.

Bu defasında şansım vardı. Çünkü Japonya'ya gitmeden hemen önceki hafta Japonya'nın önde gelen yemek yazarlarından seçkin bir grup Birleşmiş Milletler Uluslararası Zeytinyağı Konseyi'nin davetlisi olarak Türkiye'yi ziyaret ettiler. Ben de, Konsey'in resmi ajansı Scope'un daveti üzerine kendilerine bazı ziyaretlerinde eşlik ettim. Birlikte uzun zaman geçirdik. Masabaşlarında uzun yemek sohbetleri yaptık. Ben onlara Türk mutfağını anlatmakta elimden geldiğince cömert davranınca, onlar da birazcık olsun peçelerinin ucunu açıp birşeyler göstermeyi kabul eder bir tutumu benimsediler.

Tabii bu tavırda bizim ağırlamamızın rolü de gerçekten çok büyüktü.

Önce bu ağırlamalara Ege mutfağı üzerine gerçek bir otorite olan Gökçen Adar, yemek kültürümüz üzerine araştırmalarıyla zaten çok tanınan Artun Ünsal, bir başka araştırmacımız Vedat Başaran gibi isimlerin katılması etkileyiciydi.

YEMEK ŞOVU

Nihayet İstanbul'da Japon konuklara hoşgeldin partisini düzenleyen Four Seasons Hotel, Akdeniz geleneğini harika yemeklerle tanıttı. Türk mezelerini sergileyen Lütfi Kırdar-Borsa Restaurant ile gala yemeğini hazırlayan Divan Lokantası, Fatih'teki Hünkar Lokantası, Kandilli'deki mütevazı balık lokantası Suna'nın Yeri, geleneksel Türk mutfağını gerek yemekleri, gerek servisi ile gözyaşartıcı bir biçimde sundular. Kuşadası'nda Derici Otel, İzmir'de Deniz Restaurant ve Ayvalık'ta Lale Restaurant ise geleneksel Ege yemeklerini sundu. Aynı yemekler Gökçen Adar tarafından bizzat evinde yapıldı ve büyük bir keyif ve neşeyle de yendi.

Sonra da sıra bizim Japonya gezisine geldi. Onu da gelecek hafta hikaye edelim... Bu arada bayramınız kutlu olsun.

X