Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Kurthan Fişek: Sporun şanı ülkemin gururu (3)

Kurthan FİŞEK

SİYASET sporu hep kullandı. Tepe tepe kullandı. Köle gibi çalıştırılan kitleleri tribünlere toplayıp alkış tutturdu, bir avuç insanı yarıştırdı.

‘‘Takım’’ sporları ‘‘milliyetçi-sınıfsal-sosyal tutkal’’ görevi yaptı.

‘‘Bireysel sporlar’’ da aynen öyle...

* * *

Katıksız bir Fransız milliyetçisi olan Baron Pierre de Coubertin, Roma İmparatoru Theodisius'un M.S. 393'de sona erdirdiği Olimpiyat Oyunları'nı yeniden canlandırınca, sporla siyaset tekrar halvet oldu.

Uluslararası Olimpiyat Komitesi'nin ilk başkanı (1892) de Coubertin, ‘‘Önemli olan kazanmak değil yarışmaktır’’ demişti, ama, yarım ağızla söylüyordu. Onun için ‘‘kazanmak’’ çok önemliydi.

Almanlar karşısında devamlı yenik düşmeyi ‘‘tarihsel alışkanlık’’ edinen Fransız'ların 1871'deki Prusya yenilgisini (ve Paris Komünü'nü) içine sindiremeyen, paspas olmuş Fransız gururunu canlandırma yollarını arıyordu.

Şunu ekledi: ‘‘Kitle sporunun paramiliter değeri konusunda, iktidardaki seçkinleri ikna etmek zorundayız...’’

İlk olimpiyat oyunları, bu espriye uygun olarak, 1896 yılında, Atina'da yapıldı. Ardından ötekiler geldi. Nasıl mı?

* * *

1896 Olimpiyatı... Niye Atina? Cevap belli... M.Ö. 900 dolaylarında, Atina'da yapılmıştı ilk olimpiyat... Olympos Dağı'nın eteklerinde, eski Yunan tanrılarının gözetiminde Olimpiyat Oyunları'nı tekrar canlandırmak, ‘‘mistik’’ bir çekicilik kazandıracaktı olaya...

1900 Olimpiyatı... Niye Paris? Ulusal gururu devamlı paspas olan Fransız'ları, sporun ‘‘paramiliter’’ özellikleriyle birinci elden tanıştırmak gerekiyordu.

1904 St. Louis Olimpiyatları'nın Yeni Dünya'da yapılması biraz garipti. Allah'ın tükürdüğü, peygamberin düttür ettiği, ancak gemiyle gidilebilen bir yerdeydi, ama, Coubertin'i destekleyen sermaye grupları vardı. Bu kıtayı Avrupalı'lara tanıtmak için olimpiyatların orada düzenlenmesi çok uygundu. Tıpkı, elli iki yıl sonra, Avusturalya'daki şirketlerinin çıkarlarını düşünen, bu bakir alanı yabancı sermayeye tanıtmayı amaçlayan IOC Başkanı Amerikalı Avery Brundage'ın, çok düşük katılımlı 1956 Melbourne Olimpiyatları'nı düzenlemesi gibi...

1908 Londra ve 1912 Stockholm Olimpiyatları, ‘‘uluslararası’’ nitelikte, sporun ‘‘barışçı-kaynaştırıcı’’ özüne en yakın olimpiyatlardı. Araya Birinci Dünya Savaşı girmesiydi, spora sonradan eklenen ‘‘savaşçı içerik’’ belki kendiliğinden yok olacak, ‘‘barışçı öz’’ egemen olacaktı.

Olmadı. Savaş yüzünden 1916 olimpiyatları iptal edildi.

Dört yıl sonra, Almanya, Avusturya-Macaristan, Bulgaristan ve Türkiye, ‘‘hem savaş kışkırtıcısı, hem savaş yeniği’’ olarak 1920 Anvers olimpiyatlarının dışında tutuldular. Tıpkı, İkinci Dünya Savaşı'ndan hemen sonra, ‘‘savaş yeniği’’ Japonya ve Almanya ile ‘‘sosyalist’’ Sovyetler Birliği'nin 1948 Londra Olimpiyatları'nın dışında tutuldukları gibi...

1932 Los Angeles Olimpiyatları, 1929 Büyük Buhranı'nı en ağır şekilde yaşayan Amerika'ya ‘‘sosyal-sportif melhem’’ oldu.

1936 Berlin, yükselen Alman faşizminin İkinci Dünya Savaşı için düzenlediği bir kostümlü provaydı. Anti-militarist, demokratik çevreler, Berlin'de olimpiyat yapılmaması için çok uğraşmışlar, ama, ‘‘Yahudilere Almanya'da baskı yok... Zaten onlar aşağılık ırk... Sporda tek başarıları yok...’’ diye direten faşist ruhlu Avery Brundage engelini aşamamışlardı.

1952 Helsinki, 1960 Roma ve 1964 Tokyo, tıpkı 1924 Paris ve 1928 Amsterdam olimpiyatları gibi, ‘‘siyasal pürüzsüz’’ geçti.

1968 Meksika... Spor tekrar siyasete endekslendi. Irkçı Güney Afrika rejimini protesto etmek için Siyah Afrika'nın bütün ülkeleri olimpiyattan çekilirken, Amerika'daki ırk ayrımını protesto eden iki Amerikalı zenci, Smith ve Carlos, siyah eldivenli sıkılı yumruklarını havaya kaldırdılar.

1972 Münich, Kara Eylül Örgütü'nün Olimpiyat Köyü'nü basıp İsrailli masum sporcuları öldürdüğü olimpiyattı.

1976 Montreal sakin geçti, ama, sonraki ikisi boykotluydu. 1980 Moskova'da batılılar, 1984 Los Angeles'ta sosyalistler yoktu.

1988 Seul, Turgut Özal'ın olimpiyatıydı. Bulgaristan'dan gelen Naim Süleymanoğlu'nu Esenboğa'dan Ankara'ya taşıdı. Aynı boydalardı, Naim belki biraz daha uzundu, ama, bu ‘‘sportif’’ başarının siyasal rantını Özal yedi.

1992 Barcelona, IOC başkanı Samaranch'ın olimpiyatıydı. Bask'lıdır kendisi... Bask milliyetçiliğini gündeme getirdi bu organizasyonuyla...

1996 Atlanta, boyalı gazoz olimpiyatlarıydı.

Ya 2000 Sydney? Orada da ‘‘siyasi bir şeyler’’ başlıyor galiba...

* * *

‘‘Barış, sevgi ve kardeşlik’’ sembolü sayılan olimpiyatların encamı hayrola!

X