Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Kürt sorununa faydasız bir yazı

EPEYDİR bu konuda aynı şeyleri yazıyorum.

Anlaşılan o ki daha bir epey süre de yazmaya devam edeceğim. Pek bir şey değiştiği yok, kimsenin kendi pozisyonunu sorguladığı da yok ama ne yapayım, elden de bu geliyor işte.

Çoğu okuyucu, ben ‘Kürt sorunu’ yazdım diye hemen klavyeye sarılıyor, ‘Kürt sorunu yok PKK sorunu var Sayın Berkan, önce bunu öğrenin’ diyor.

Keşke onlar haklı olsalar, ‘Ben PKK’lıyım’ diye dağa çıkanlar bir avuç marjinal, ‘dış güçler tarafından satınalınmış’ vatan hainlerinden ibaret olsa. O zaman her şey çok daha kolay olurdu.

Ama maalesef ‘Kürt sorunu’ diye bir sorunumuz var.

Türkiye’nin Batısında nasıl kalabalık gruplar, hatta bu gazetenin okuyucularının çoğunluğu, ‘Memlekette demokrasi yok, özgürlük yok, otoriter bir rejim yerleşiyor’ diye şikayet ediyorsa, Türkiye’nin doğusundaki Kürtler de aynı şeylerden şikayet ediyor.

Ama onların fazladan bir şikayeti daha var, o da, ‘Türklerle eşit olmak, eşit haklara sahip olmak istiyoruz, Kürt olduğumuz için ayrımcılığa uğramak, kendi ana dilimizi işlerimizde kullanmak, bu ülkenin vatandaşlığının keyfine varmak istiyoruz’ cümlesinde özetlenen talepler bütünü.

Gerçek batı standardında bir demokrasi, normal şartlarda bu eşitlik taleplerini de otomatik olarak karşılar, ana dilde eğitim yapılması, devlete ana dilde dilekçe verilebilmesi gibi konular sıradanlaşır.

Ama burada dönüp Türkiye’nin batısına bakmak gerekiyor: ‘Gerçek’ ve ‘birinci sınıf’ demokrasi isteyenler, Kürtlerin de kendileriyle aynı haklara sahip olacağını, yerel yönetimlerin özerkliğinden tutun da ifade özgürlüğüne kadar gelecek her türlü demokratikleştirici adımdan onların da yararlanacağını öğrenince tereddüt geçiriyorlar.

Bakın Meclis’teki Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na... Türkiye’ye yeni anayasa yazmaya uğraşırken bile önümüze gelen her maddeye ‘Peki Kürtler bundan yararlanırsa ne olur’ sorusu merceğinden bakılıyor.

Oysa bakan her göz görüyor: Bugün ‘Kürt sorunu’ ile ‘PKK/Terör sorunu’ içiçe geçmiş durumda.

Eğer tek başına bir ‘PKK/Terör sorunu’ ile baş etmek istiyorsak, önce ‘Kürt sorunu’ndan kurtulmalıyız. Ancak bu yolla PKK’yı marjinalize edebilir, izole bir örgüt haline getirebilir, işi sadece askeri/polisiye önlemlerle çözülebilir bir noktaya getirebiliriz.

Karşımızda bu denli kitleselleşmiş, milyonlarca vatandaşımıza yaptığının meşruiyetini kabul ettirmiş bir örgüt varken bu söylediğimi kağıt üzerinde yapmak bile kolay değil.

Çünkü bırakın meselenin Türk tarafını, en başta PKK bu çabaları baltalamak için elinden geleni yapacak, şiddeti tırmandırarak demokratikleşmeyi dinamitlemek isteyecektir.

Ama zaten daha oraya bile varamıyoruz. Çünkü başta da dediğim gibi, kendimize layık gördüğümüz Batı tipi demokrasinin Kürtler için de geçerli olacağını anladığımızda tereddüt geçiriyoruz.

Sonuç vizyonu olmadan çözüm aramak nafile

BAŞBAKAN Recep Tayyip Erdoğan, ‘Artık açılım yok, milli birlik beraberlik projesi var’ diyor ama hepimiz biliyoruz ki Ak Parti hükümeti bir dönem bir ‘açılım’ın peşinden koştu.

O açılım neden başarısız oldu? Konuyu yakından izleyen çoğu kişi bu soruya cevap olarak Habur’da yaşananları söylüyor. Ben farklı düşünüyorum. Bana göre bir zamanlar ‘Kürt açılımı’ adı verilen ‘şey’in başarısız olmasının tek bir sebebi vardı: Türkiye, yani hükümet, Kürt sorunu ve terör sorunu bittiğinde nasıl bir yeni Türkiye’ye ulaşılacağı konusunda bir vizyon sahibi değildi.

Her şey bugünkü gibi kalsın ama terör bitsin, Kürtlerin şikayetleri sona ersin istiyorsak, hayal dünyasında yaşıyoruz demektir. Murat Karayılan zamanında Hasan Cemal’e, ‘Biz dağa piknik yapmaya çıkmadık’ demişti, unutmayın.

Sonuca ilişkin bu vizyon yokken, Oslo’da PKK ile görüşme yapmanın da bir anlamı yoktu. PKK’nın kendine göre talepleri var ama orada Türkiye adına görüşen ekip o taleplere ‘Evet’ diyebilir bir ekip değildi; veya PKK’nın taleplerine karşı, ‘Hayır bunlar kabul edilemez ama şunları şunları sağlarız’ diyebilecek müzakere yetkisine de sahip değildi o bürokrat ekip.

Habur da, Oslo da bir sonuca yönelik olmayan prematüre hareketlerdi.

Mesele Ankara’da kilitleniyor, Türkiye’nin siyasetinde kilitleniyor: Biz, hangi durumun Kürtlerle sorunlarımızı çözeceğine, PKK’yı dağdan indirip düz ovada siyaset yaptıracağına inanıyoruz, neyi ne kadar yapabiliriz?

Bunu saptamadan ‘Kürt açılımı’ olmaz, başarılı olamaz.

Şu anki vizyonun bir sonuç alması zaten söz konusu değil

TABİİ, bir de son iki yıldır uygulanan güvenlikçi politikalar var. Biz bunların alasını 90’lı yıllarda uyguladık, PKK’yı askeri olarak çok gerilettik ama bugün geldiğimiz yer de ortada: Örgütün kitleselleşmesinin, ciddi seçmen tabanına sahip olmasının önüne geçemedik.

Bugünün güvenlikçi politikaları, olsa olsa, kendine geleceğe ilişkin bir Kürt-Türk vizyonu çizmek isteyen hükümetlere bir ölçüde zaman kazandırabilir, ileride oturulacak barış masasında Türkiye’nin elini biraz daha güçlendirebilir.

Ama şunu unutmayın, güvenlik politikaları şiddet sarmalını beraberinde getirir. Şiddet sarmalı da, PKK’ya olan katılımları arttırır.

Çatışma ortamında kaybedilen her can, sorunun çözümünü biraz daha zorlaştırır.

En doğrusu, yarından tezi yok çatışmaların durması, yeni canların kaybedilmemesi.

Ama öyle bir dönemdeyiz ki, PKK o kandan besleniyor.

 

X