Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Kürt sorunu Anayasa’yı bekler mi?

ADALET ve Kalkınma Partisi’nin tutumu açık: Kürt sorunu için atılacak adımlar dahil, Türkiye’de demokratikleşme ve insan haklarının pekişmesi adına yapılacak her şeyi yeni Anayasayla gerçekleştirmek.

Elbette baştan sona yeni bir Anayasa yapabileceksek, zaten yıllardır birlikte yaşadığımız bazı sorunlarımıza bir süre daha katlanabiliriz. Yeter ki, gelecekte o sorunlarımızdan kurtulalım.
Ama öte yandan bazı sorunlarımız var ki, bir günlük gecikmelere bile tahammülümüz yok. Çünkü gecikmeye tahammül etmek, beklemek aynı zamanda neredeyse zulüm seviyesine erişmiş bazı uygulamalara da devam etmek demek.
* * *
İki somut örneğim var.
Birincisi, Kürt meselesiyle de yakından ilgili olan meşhur KCK davası.
Evet, şeklen bu davada yargılananlar Terörle Mücadele Kanunu’na muhalefetten yargılanıyorlar ama içlerinde eline silah almış, bu silahla bir eylem yapmış insan yok gibi bir şey.
Sanıkların ezici çoğunluğuna yönelik suçlamalar, ‘Terör örgütü propagandası yapmak’, ‘Terör örgütünün amaç ve hedefleri doğrultusunda eylemler yapmak’ ve ‘Terör örgütüne yardım yataklık ve üyelik’ suçlamaları.
Bu üç, hatta dört suçlama kategorisi de aslında ifade özgürlüğüyle ilgili kategoriler. Bizim Terörle Mücadele Kanunu’muz Batıdaki anlamda ifade özgürlüğünü serbest bırakır bir halde olsa, bu suçlamaların hiçbiri bu sanıklar için geçerli olamayacaktı. Çünkü ortada ne silah var ne de silahlı eylem.
Bu insanların önemli bölümü siyaset yaptıkları, siyaseten Kürt milliyetçisi oldukları ve PKK ile aralarına bir mesafe koymak bir yana bu örgüte sempatilerini gösterdikleri için suçlanıyor.
* * *
Oysa gerçek anlamda ifade özgürlüğü olsa böyle suçlar da olmayacak.
Dikkatli okuyucular farketti, başta Nedim Şener ve Ahmet Şık olmak üzere pek çok Ergenekon dahil davanın tutuklusu/şüphelisi de aynı kategoriye giriyor aslında.
İkinci somut örneğim, tutukluluk süreleriyle ilgili. Artık Cumhurbaşkanından Başbakanına ve anamuhalefet liderine kadar her kademedeki siyasetçi de söylüyor, ‘Uzun tutukluluk cezaya dönüştü.’
Peki çözüm?
Aslında kalıcı çözüm, Anayasa değişikliğinden ziyade kapsamlı bir adalet sistemi reformunu gerektiriyor. Ama işin ister istemez bir Anayasa ayağı da olacak.
Bunlar yapılmadığı sürece birileri hapiste kalmaya, henüz mahkum olmadıkları halde ceza çekmeye devam edecek.
* * *
Düşünün ki bütün bu acil değişiklikler için bile yeni Anayasa yazımını beklemek gerekecek, bize öyle söyleniyor.
Oysa beklemeye gerek yok. Bu sorunları giderici değişiklikler bir an önce yapılabilir; bu değişiklikler için ayrıca uzlaşma komisyonaları kurulup daha sıkışık bir takvimde reformlar yapılabilir, ortaya çıkan reformlar da yeni Anayasaya (zaten üzerinde uzlaşma olacağı için) kolayca monte edilebilir.
Ama sanmayın ki yegane acil konu bu iki konudur. Dediğim gibi ben somut örnek vermek için söyledim bunları, yoksa başka pek çok acil konumuz var, yeni Anayasayı beklemeye tahammülü olmayan.

Savcılarını denetlemeyen ülke...

BUGÜNLERDE pek çok gazete köşesi OdaTV iddianamesinin ekleriyle meşgul. Yazarlarımız, kendilerine ait telefon konuşmalarının iddianame ek klasörlerinde olduğu gibi yayınlanmasına haklı tepkiler gösteriyor.
Çok yazıldığı için uzun uzun tekrar etmeyeceğim ama savcıların davayla ilgisi olmaktan çok uzak bu konuşmaların dökümlerini olduğu gibi dava dosyasına koymasına aslında yasa da engel. Engel ama yaptırımı olmayan, temenni mahiyetinde bir engel bu.
Ve biliyorsunuz savcılarımız bu engeli pek tanımıyor, bir kazana doldurur gibi ellerindeki ilgili ilgisiz her şeyi iddianame ek klasörlerine dolduruyorlar.
Bunun başlıca sebebi, savcılarımızın adil bir sistemle denetlenmiyor, onların performansının ölçülmüyor olması.
Demokrasi bir hesap verebilirlik rejimi ve ‘halkın avukatı’ olması gereken Cumhuriyet Savcıları’nın da (hakimlerden farklı olarak) kamuoyuna hesap vermesinin sağlanması gerekiyor.
Savcıların seçimle geleceği sistemler dahil her şeyi düşünmeli ve savcılarımızın başarılı olup olmadığını denetlemeliyiz. Bu işi kapalı kapılar ardında değil, açıkta, kamuoyunun gözünün önünde yapabilmeliyiz.
Savcılarımızı denetleyemezsek, böyle konuları daha uzun zaman tartışırız.

Batman’da ne oldu anlatmak bu kadar zor mu?

SEKİZ aylık hamile Mizgin’in ölümünü, karnındaki bebeğin de yaşatılamamasının hikayesini bilmeyen, buna üzülmeyen kalmadı.
Dün de yazmaya çalıştım, Batman’daki bu çatışmayla ilgili fısıltı gazetesi yayınları devam ediyor. Batman’da artık yaygın bir biçimde kabul gördüğü anlaşılan söylenti, Mizgin ve ailesinin polis kurşunlarıyla öldükleri.
Bu iddiayı açıklığa kavuşturmak gerektiğini dün de yazdım. Batman polisi, iddiayı çürüttüğünü öne sürdüğü video kayıtlarını ve kendilerince hazırlanan bir animasyonu basına dağıttı. Dağıttı ama ben şahsen bunlardan hiçbir şey anlamadım.
Oysa yapılması gereken basit: O ailenin kurşunlara hedef olduğu otomobilin yeri ile polis ve içinde PKK’lılar bulunan aracın yerini açık biçimde göstermek.
Çatışma başladığında o araç iki ateş arasında, hatta daha doğrusu PKK’lılar polise ateş ederken arada kaldıysa bunu göstermek.
Polisin animasyonundan bunu anlayamadık.

X