Kitap Sanat Haberleri

KİTAP SANAT

    Kurmaca kişilerin kişiliği...

    SEMİH GÜMÜŞ
    01.06.2017 - 12:52 | Son Güncelleme:

    Anlatıcının, kişileri ve yaşananları yazarın buyruğunda ya da kendi adına aktarması alışılagelmiş bir yanlıştır ki bugün de sürüp gidiyor. Oysa kurmaca kişiler, ipleri elimizde kuklalar değildir.

    Kurmaca kişilerin, ister bütünüyle yazarın hayal gücünden çıkmış olsunlar, ister gerçek kişilerden, kendilerine ait bir hayatları olduğunu, hatta bazen yazarın denetiminden kaçıp kendi bildikleri yola gittiğini Ursula Le Guin de dile getiriyor.
    Oysa bizim edebiyatımızın geleneksel alışkanlıkları kurmaca kişilerinin yaşamasına kolayca izin vermez. Anlatıcının –her kimse ve çoğu kez hiç kimse–, kişileri ve yaşananları yazarın buyruğunda ya da kendi adına aktarması alışılagelmiş bir yanlıştır ki bugün de sürüp gidiyor. Oysa kurmaca kişiler ipleri elimizde kuklalar değildir.
    Bu konuyu dert eden pek çok yazar gibi, Ursula Le Guin de, “Benim lanet olası egom adına değil de kendi adlarına konuştuklarından emin olayım” dediği kurmaca kişileri kendisinin yarattığını ama kendisi de olmadıklarını bilmek zorunda olduğunu belirtiyor.
    Bunu ilk görenlerden biri olan Flaubert’in “Madam Bovary benim” sözünü, “Onu ben yarattım ama benim kadar da sahici” anlamında okursak doğru anlamış oluruz. Eminim o da bu sözü gururla söylemiştir. Böyle düşündüğü için de romanda yazarın sesini kısıp canı istediği gibi at oynatan anlatıcıyı dizginlemeye çalışmıştı. Edebiyatın alabileceği biçimler içinde önemli bir dönüm noktasını Flaubert’in oluşturmasının nedeni, onun romanda anlatım biçimlerine getirmeye çalıştığı bu yenilikti. Ancak yüz elli yıl önce gelinebilecek yere gelerek. Bugün bizim gördüklerimizin tümünü görmeden.
    Kurmaca dünya geleneksel hikâye anlatıcılığının eline bırakılırsa, hayatları yaratıcısının eline kaldığı için kurmaca kişilere dönüşemeyen gölgelerin dolaştığı kurak topraklara döner. Yazarın kendi düşünce biçimi ve bakış açısıyla kişileri arasına görünmez ama geçilmez bir cam duvar çekmesi, yazdıklarının gerçekten organik bir dünyaya dönüşmesinin önkoşulu.
    Bütün hikâyeyi anlatıcının boşboğazlığına bırakmak, kurmaca kişilere güvensizlik, onların yaşamasına izin vermemek, dolayısıyla onları karton kişilere dönüştürmek değilse, edebiyattan ne anlıyoruz? Ne yaşadığımızın bilincinde olmadığımız için başkaları mı gelip bize yaşadıklarımızı anlatıyor? Buna biz nasıl gerek duymuyorsak kurmaca kişiler de duymaz. Onlar da birilerince anlatılmaya gerek kalmadan kendi hayatlarını yaşayıp gider.
    Yazarın, “Ama onu ben yazıyorum” dememesi, bir kültür ve kişilik olgunluğudur aslında. Elbette sen yazıyorsun ama kendin için değil. O hikâye, o kişiler adına yazıyorsun. Dolayısıyla kendi denetimini onların üstünde kurmak yerine, anlatılan neyse onların denetimini kabul etmen gerekir.
    Yaratım sürecinin başındaki tasarlama aşamasında yazarın tuttuğu yer, metnin yazılması sürecinde kaymaya, yerini kurmacanın dinamiğine bırakmaya başlar. Orada sözcüklerin birbirine değerek açığa çıkardığı enerji yazınsal metnin yolunu çizer. Yazarın görevi o yolu açmaktır.
    Bu arada Ursula Le Guin’in şu sözünü bir yere yazıp başucumuza asmalıyız: “Yazarın bakış açısı karakterinkiyle tam tamına örtüşüyorsa, anlatılan hikâye kurmaca değildir. Ya üstü örtülmüş bir hatırat ya da kurmaca cilası atılmış bir vaazdır.”
    Bunu görmezden gelerek yazılanların çokluğu karşısında bazen denecek söz bulunamıyor.

     

    Etiketler: Kitapsanat , edebiyat
    

    EN ÇOK OKUNAN HABERLER

      Sayfa Başı