Gündem Haberleri

GÜNDEM

    Küreselleşme ama hangisi?

    Hürriyet Haber
    24.10.2008 - 07:17 | Son Güncelleme: 24.10.2008 - 07:17

    Küreselleşmeden neyin amaçlandığı bilinmelidir.İnsanlığın bütünleşmesi, uygarlıkların kaynaşması, halkların kucaklaşması mı yoksa süper güçlerin sömürü aracı markalarının, hayat tarzlarının, dillerinin dayatılması mı?

     

     

    Küreselleşme, dünya halklarının ve kültürlerinin kucaklaşması mı, yoksa bir ‘postmodern sömürgecilik’ mi?

     

    Bu ikinci anlamda bir küreselleşmeye şiddetle karşıyız.

     

    ABD, küreselleşmeyi hukuk tanımaz bir sömürü aracı olarak kullanmakta kararlı görünüyor. Bunun içindir ki, Irak işgali münasebetiyle Birleşmiş Milletler’i de etkisiz kılmıştır. Bu saldırganlık savaşının ‘küreselleşme afyonu’ ile takviyesi için yeni bir ‘Kapitalist Enternasyonal'in sinyalleri verilmektedir:

     

    Ama şunu unutmayalım:

     

    İçine girilen 2008 Krizi, anılan ‘Enternasyonal’ baltasının sapını berbat edebilir. Çünkü bu kriz, kapitalizmin ölümcül hastalığa yakalanmış olduğunun belgesi sayılmaktadır.

     

    Bizce de öyledir.

     

    Hastalık, Kapitalizm Firavunu’nun canını alır veya şimdilik alamaz. Bunu bilmiyoruz.

     

    Ama o Firavun canın bir gün mutlaka çıkacağını biliyoruz. Hem de çok uzaklarda olmayan bir gün. İnsanlığın ve doğanın dengelerinin canına okuyan o Firavun’un, elbette ki, tarih bir gün canına okuyacaktır.

     

    ABD yönetiminin oluşturduğu ve İngiltere'nin desteklediği yeni bir kapitalist sömürü oluşumu daha telaffuz ediliyor: ‘Yeni Muhafazakârlar Koalisyonu’ veya ‘Yeni Muhafazakârlar İttifakı.’

     

     

    KÜRESELLEŞME ZAYIF ÜLKELERİ MAHVEDİYOR

     

    Batı, küreselleşmeyi kullanarak, öncelikle zayıf ülkelerin tarımını, yani tek sığınak alanlarını tahrip ediyor.

     

    Kıt-kanaat geçinen ülkelerin tek imkânları olan tarım da vurulunca onlar, kapitalist hegemonyanın tutsağı haline geleceklerdir. Bırakın ihracatı, bu ülkelerin geçimlik tarımsal üretimleri de yok edilmektedir. Çünkü egemenlerin teknolojik üstünlükleriyle elde ettikleri genleri bozulmuş ürünler çok ucuz fiyatlarla bu ülkelerin önüne çıkarılmakta ve onlar bu ucuzculuğa aldanarak ekip biçmek yerine ithalat yoluna gitmekteler.

     

    Bu ‘bol ve ucuz ürünler’in, insan sağlığını tehdit eden hormon yüklü yarı-zehir malzemeye dönüşmeye başlamış olması ise ayrı bir insanlık suçu olarak süperlerin boynunda bir yafta gibi asılıdır.

     

    Türkiye de tarım ve hayvancılıkta, küreselleşmenin dayattığı yol ve yöntemi seçti.

     

    Tohumların patentleri büyük egemen şirketlerin elindedir. Tüm tohumlar bu şirketlerce kontrol ediliyor.

     

    Dünya Ticaret Örgütü, tarımı, süper ülkeler lehine denetim altında tutuyor. IMF ve Dünya Bankası gibi öncü kuruluşlar, süperlerin yolunu açarken, zayıf ülkelere “Tarımda sübvansiyon ve destekleme yoluna gitmeyeceksiniz!” diye emir veriyor, öbür yandan, bağlı oldukları ülkelerin tarım ürünlerine verilen destek günden güne artırılıyor.

     

    ABD, AB ve Japonya üçlüsünün tarım ürünleri için sağladığı desteğin bir günlük miktarı bir milyar dolardır. (Herald Tribune, 1 Ocak 2004) Bu bir milyar dolar, üç ülkede toplam 45 milyon çiftçiye dağıtılmaktadır.

     

    IMF ve Dünya Bankası'nın küreselleşmeyi süperler hesabına işletmek için ulus-devletleri yozlaştırıp piyon pazarlara çevirdiğini de unutmamak lazım.

     

    Bizde yapıldığı gibi yapılan bir özelleştirme ve bunun destekçi kavramları olarak devreye sokulan küreselleşme, özgürleşme, piyasa ekonomisine geçiş gibi büyülü tâbirler, sömürülmek istenen ülkelerdeki merkezî otoriteyi parçalayarak ülkeyi süperlerin rahatça sömürecekleri bir pazara çevirmenin araçları halinde kullanılıyor.

     

    Şunu unutamayız:

     

    Küreselleşmeyi sömürü aracı yapanların en çok rahatsız oldukları şey, güçlü devlet ve merkezî otoritedir.

     

    İslam ülkelerinde, o arada Türkiye'de dinci siyasetleri iş başına getirmek için çırpınmalarının sebebi, siyasal İslamcılığın merkezî otoriteden, devletten rahatsız olduğunu bilmeleri ve onu, ortak hasımlarını etkisiz kılmada kullanma şanslarının bulunmasıdır.

     

    Ulus devleti sürekli şovenist, ırkçı, baskıcı, faşist devlet imajıyla resimleyerek insanı ve çağı ürkütüyorlar. Oysaki bugün ulus devletin anlamının bunlarla hiçbir ilgisi kalmamıştır. Bugün ulus devlet, ülke nimetlerinin, dışarıdan gelen ve güdenler için değil, ülkenin içindeki sahipler ve sakinler için kullanımını öne çıkaran devlet demektir. Bu sahip ve sakinlerin ırkı, rengi, dili, dini, deseni hiç önemli değildir.

     

    Batı, ulus devletin bu yeni anlamını kendisi için sonuna kadar işletmekte, ama sömürmek istediği ülkeler söz konusu olduğunda ulus devleti derhal faşizm ve şovenizmle suçlamaktadır.

     

    Doğal kaynakların yağmalanmasını planlayan ve 1985 ‘Washington Konsensusu’ denen manifesto ile yasallaştırılan ‘neoliberal küreselleşme’nin temsilcileri, kendi reklamlarını yapmak için her yıl yaklaşık 1 trilyon dolar harcamaktadır.

     

    Küreselleşme adı altında faaliyet yürüten global kapitalizmin, keyifli yaşamak için kurduğu düzen ve işlettiği sistem, işte budur. Bu sistemin tüm giderleri zayıf ülkelerin sırtından alınmakta, tüm nimet ve bereketleri süperlere akıtılmaktadır.

     

    Biz, işte böyle bir küreselleşmeye karşı çıkmaktayız.

    Etiketler:
    

    EN ÇOK OKUNANLAR

      Sayfa Başı