Küçülen ve büyüyen iki sanatçı

Tufan TÜRENÇ
Haberin Devamı

Bugün çok sevdiğim iki sanatçıyı anlatmak istiyorum.

Birincisine duyduğum hayranlığın yıllar önce başlayıp nasıl yavaş yavaş söndüğünü, nasıl tükendiğini...

İkincisine ise giderek nasıl daha büyük saygı ve sevgi duyduğumu...

Önce birincisinden başlayalım.

1960'ların hemen başı...

Kara kuru bir Fransız, romantik sesiyle söylediği duygu dolu şarkılarıyla Türkiye'de fırtınalar yaratıyordu.

Kısa zamanda romantizm dolu lise yıllarımızın ilahı haline gelen bu şarkıcının adı Charles Aznavour'du.

O günlerde besteleyip söylediği her şarkı bizi büyülüyordu.

Ve ne gariptir, o yıllarda, bu eciş bücüş adamın Ermeni kökenli olduğunu aklımıza bile getirmiyorduk.

Yüzyılın başlarında Ermeni çetelerinin Türkler'e karşı Doğu'da yaptığı katliamlardan onu sorumlu tutmayı ise hiç düşünmüyorduk.

Çünkü o bizim için erişilmez bir dünya sanatçısıydı.

Ayrı ırktan da olsa, ayrı dili de konuşsa, ayrı bir dine de inansa...

O, ortak dilimiz olan müzikle ruhumuzun en ücra köşelerine kadar girmeyi ustaca beceriyordu.

* * *

1970'lere geldiğimizde, Charles Aznavour ile bütünleşen dünyamızda depremler başlıyordu.

Ermeni saldırıları başlayınca bizim ilahımız olan bu adam, sağduyunun yanında yer alacağına barışı dinamitleyenlerin safına katılıyordu.

Bu davranışı bizi can evimizden vuruyordu.

Sonra da giderek hızlanan Ermeni terörünün hamileri arasına katılarak bizden iyice kopup gidiyordu.

Katillerle aynı safları paylaşmak, zamanla onun müzik yaşamını da etkiliyordu.

O dev Aznavour, bizim müzik ilahımız, bu pis politikaya bulaştıkça sanat açısından eriyordu.

UNESCO'nun büyükelçilik payesine sahip olmasına rağmen, ideali barış olan bu örgütün ilkelerine de ihanet ediyordu.

Barışı değil savaşı, kanı, tarihten husumet çıkarmayı amaçlayan Ermeni teröristlerin eylemlerini destekliyordu.

Son olarak da Fransa'daki Ermeni soykırımı yasasının çıkışını büyük bir mutlulukla karşılıyordu.

Ve bizim için tamamen ölüyordu.

* * *

İkinci sanatçıya gelince...

1970 yılında, henüz 14 yaşında İtalyan Lisesi'nde okurken katıldığı bir müzik yarışmasında dikkatleri çekmişti.

Müthiş güzel ve çarpıcı bir sesi olan bu genç kızın adı Nilüfer'di.

Aradan tam 28 yıl geçmesine rağmen o çıktığı zirveden hiç inmeden müzik yaşamını sürdürmeyi başardı.

Bir müzik sanatçısı, bir yorumcu olarak giderek büyüdü.

Müzik dışı hiçbir yolu kullanma küçüklüğüne sapmamaya hep büyük özen gösterdi.

Bu uzun maraton içinde çıkardığı her plak, kaset ve CD listelerin başına oturdu ve eşsiz yorumuyla seslendirdiği parçalar dillerden düşmedi.

Şimdi son yaptığı ve 28 yıllık müzik yaşamının en güzel parçalarını topladığı ‘‘Yeniden Yetmişe’’ adlı CD'sini büyük bir zevkle dinliyorum.

Tıpkı bir zamanlar Charles Aznavour'u dinlediğim gibi...

O hiçbir zaman Aznavour gibi barışı dinamitleyenlerin arkasında olmadı.

Tersine, savaşta acı çeken çocukların yanında yer aldı hep.

Geliri Bosnalı çocuklara verilmesi için konserler verdi.

Çocukların barış dolu bir dünyada yaşaması için gösterdiği çabalar nedeniyle UNICEF onu ‘‘İyi niyet elçisi’’ olarak ilan etti.

İşte iki sanatçı...

Charles Aznavour, koskoca bir ulustan kanla intikam almak hayali içinde olan zavallıları destekliyor.

Nilüfer ise dünya çocuklarının savaşsız bir dünyada mutluluk içinde yaşamaları için çaba harcıyor.













Yazarın Tüm Yazıları