"Ertuğrul Özkök" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ertuğrul Özkök" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ertuğrul Özkök

Küçük bir saray dedikodusu

Ertuğrul ÖZKÖK

Şu cümleleri, Milliyet yayınlarından çıkan ‘‘Mısır Prensi Musa’’ adlı müthiş romandan aynen aktarıyorum:

‘‘Yaşlı kadınlar, kendi aralarında dünyanın kaderini örerler. Parcalar gibidirler ve bazen kader onlara, bir insanın alın yazısını yazma gücünü ve fırsatını verir ve çocuk söz konusu olunca onun, anasından çok kendilerine ait olduğunu düşünürler.’’

Küçük bir açıklama.

Parca, Latinler'de insanların alın yazısını yazan tanrıçalara verilen isimdi.

* * *

Şimdi gelelim konuya.

Dedikoduyu ve dedikoducuları bundan daha güzel anlatan bir ifadeye rastlamadım.

Kanıtı mı?

Alın üçüncü sayfa haberlerini...

Dedikodu yüzünden işlenen cinayetleri, bir cümleyle kararan hayatları düşünün.

Bir kocaya, eşe, kardeşe cinnet getirten küçücük fısıltıları.

‘‘Galiba aralarında bir şey varmış.’’

Küçücük, basit gibi görünen, emniyet kilidi olmayan ağızlardan saniyenin onda birinde yıldırım gibi fırlayan masum kılıklı cümleler.

Hayır mermiler, şarapneller...

Bütün bunları daha güzel anlatan bir tarif olabilir mi?

Parcalar, yani alınyazıcılar...

* * *

Musa Peygamberi anlatan roman, işte bu ifadelerle başlıyor.

Kitabın yazarı Gerald Messadie çok cüretli bir şey yapmış.

Musa'nın Eski Ahit'teki efsanesini alıp, ondan ayakları yere basan bir roman çıkarmış.

Niye roman?

‘‘Efsane bu haliyle çok güzel değil mi? İnsanlığın anılar hazinesinin en güzel öykülerinden biri olan bu efsaneyi harcama tehlikesini göze almak niye?’’

Yazar bu soruyu kendi kendine soruyor.

Ve cevabını yine kendi veriyor:

‘‘Efsane kendi kendini yok etmektedir. Bazı tarihçilerin Musa'nın varlığını bile kuşkuyla karşılamaları bu yüzdendir. Tarihin varoluş nedeni budur. İnsanları ve olayları, etiyle kemiğiyle ele alarak gerçeği aramak.’’

Ben yine de soruyorum.

Bu çok mu gerekli?

Her şeye ille de inandırıcı açıklamalar, kabul edilebilir izahlar getirmek zorunda mıyız?

Bazen efsaneye inanmak, onun ayaklarını ille de yere bastırmak için uğraşmamak daha kolay ve güzel değil midir?

* * *

İspatlamak...

Belki bilim için çok gerekli bir şey.

Ama inançlar, duygular, hisler için ispat aramak hem yorucu hem de gereksizdir.

Bazen hiçbir şeye katlanmadan inanmak, kendini emniyetli sulara götürmenin, sağlam limanlara demirlemenin en kestirme yoludur.

Yeryüzü alınyazıcılarına, dedikoduculara direnmenin, onların kanlı kalemlerle alınlarımıza yazmak istediği kaderlere direnmenin, o süfli yazıları aynı hızla silmenin en etkili yolu da budur.

Sevgiyi efsane haline getirip, hiçbir ispata gerek duymadan ona şartsız bir şekilde teslim olmak.

Çünkü sevgide ispat, çok yorucu bir şeydir.

Çünkü ispat, pozitif dünyaların, akılcı ve mantıki âlemlerin efendisidir.

Duygu ve hislerin değil...

* * *

Tıpkı romandaki Mısır Kralı Seti'nin on bir kızından üçüncüsü olan Nezmet-Tefnut gibi.

Romana göre, o yüreğinin götürdüğü yere gider.

Sarayın avlusunda gördüğü İsrailli taş ustasına âşık olur.

Ondan bir çocuk dünyaya getirir.

Saray dedikoducuları bunu herkese duyurur.

Ama iki kişi bu dedikoduları hiç takmaz.

Biri prensesin kendisi.

Öteki ise on üç yaşındaki erkek kardeşi Ramses.

Kendi suskunluğu, sevgisine olan inançtandır.

Kardeşi Ramses'inki ise kanındaki ve kumaşındaki krallık dehasından.

Veya hinliğinden.

Ramses bu suskunluğu bir defa bozar. Prenses Nezmet, yakışıklılığı için ona, ‘‘Tanrı gibisin Ramses. Gerçekten Ra'nın oğlusun’’ diye iltifat ettiği zaman o şu cevabı verir:

‘‘İsrailli sevgilinden daha mı yakışıklıyım?’’

Kardeşinin gizli aşkı ile ilgili söylediği ilk ve son cümle bu olur.



X