Dünya Haberleri

    Kucaklaşma

    Emre Kızılkaya
    18.01.2008 - 00:00 | Son Güncelleme:

    Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın, İspanya'nın başkenti Madrid'de, artık "Avrupa Birliği Dışişleri Bakanı" sayılabilecek Javier Solana ile "kucaklaşması," Ankara-Brüksel arasındaki tarihi ilişkinin trajikomik bir karikatürü, bir alegorisi gibiydi.

    Kucaklaşma




























    Erdoğan'ın, Medeniyetler İttifakı kapsamında yaptığı görüşmeler uzadıkça uzayınca, Solana mecburen lobide bekledi. 66 yaşındaki Avrupa Konseyi Genel Sekreteri'nin göz kapakları çok geçmeden ağırlaştı. Günün yoğun temposunun verdiği yorgunluğa dayanamadı ve sonunda ayakta uyuklamaya başladı.

    AB Dış Politikası'nın bir numaralı ismi Solana, eli çenesinde, gözler baygın, içi geçmiş bir vaziyette lobide dikilirken bir anda kapı açıldı. Fena şaşalayan Portekizli, saçlarını ve gözlüğünü alelacele düzeltip, kapıdan ilk çıkan yetkiliye doğru gayri ihtiyâri bir hamle yaptı.

    Aslında Erdoğan, kapıdan çıkan ikinci kişiydi ve Solana'yı görür görmez kollarını açmış, onu sıcak bir kucaklamayla karşılamaya hazırlanmıştı. Fakat uyku mahmuru Solana, Erdoğan'ı göremedi; gözüne kestirdiği ilk Türk olan İslam Konferansı Örgütü Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu ile sohbeti bir süre sürdürdü.

    Başbakan Erdoğan elleri havada, kararsız bir edâyla Solana'ya yöneldi. Bir ara "Ellerimi indirsem mi acaba" diye bocaladı sanki. Bu, hiç şüphesiz Erdoğan açısından, bizimkine kıyasla çok daha uzun ve hatta bitmek bilmeyen bir zaman dilimiydi.

    Erdoğan'ın imdâdına tam o anda Solana yetişti ve Türk Başbakanı nihayet farketti. Erdoğan, deneyimli muhatabına, yelyepelek karşıdan karşıya geçmeye çalışan 95 yaşında bir adama yardım edermişçesine önce sarıldı, sonra alelacele onun koluna girdi.

    Bu tabloda, hem eski farsları hatırlatacak derecede gülünç, hem de antik tragedyalara taş çıkartacak denli acıklı bir taraf yok mu?
    Ve bu trajikomedyayı, AB ve Türkiye arasındaki sorunlu ilişkinin metaforik bir izdüşümü olarak okuyamaz mıyız?

    Yıllardır AB'nin bizi "kapıda beklettiğinden" şikayetçi olsak da, en azından son dönem için bir özeleştiri yapmamız gerekiyor: Uzun süredir Avrupa'yı kapıda bekleten biziz!

    Avrupa'da giderek azınlıkta kalan Türkiye karşıtlarının eline koz veren, bütünleşme için gereken siyasi, idari, hukuki ve toplumsal altyapıyı hazırlarken adeta "iş yavaşlatma eylemi" yapan bizim hükümetimiz.
    Avrupa'nın içindeki Türkiye dostlarını böylesine bir ayak sürümeyle güç durumda bırakan da yine Ankara; yoksa çatlak sesleri sönmeye mahkum bir Sarkozy-Merkel düeti değil.

    Avrupa'da bu tür "revizyonist" isimlerin "Yaşlı Kıta"yı temsil ettiğini ve kısa bir süre sonra acı-tatlı bir nostalji olarak tarihin tozlu yapraklarına gömüleceklerini öngöremiyoruz. Tıpkı Giscard d'Estaing gibi, nezaketen görüşü alınıp söyledikleri aslında hiç umursanmayan yaşlı ve aksi bir akrabadan farkları kalmayacağını sezemiyoruz.
    Ve artık direksiyonun asıl sahibi olan, İrlanda'sından Slovenya'sına, Finlandiya'sından Portekiz'ine, Estonya'sından İsveç'ine  kadar tüm "Genç Kıta," dışarıda yolumuzu gözleyip uyuyakalmışken, biz içeride kimbilir kiminle, uzun vâdede muhtemelen hiçbir işe yaramayacak anlamsız görüşmeleri uzattıkça uzatıyoruz.

    Sonunda dışarı çıktığımızda, âni zuhurumuzla ürküttüğümüz Avrupa'nın aklı başından gidiyor.
    Biz yine her zaman olduğu gibi zaman geçirmek adına sahada sakat numarası yapan, ama işine geldiğinde tribünlere oynayan ikinci sınıf bir futbolcu misali, gerçekçilikten uzak bir "harbilikle" kollarımızı açıyoruz; sözde delikanlıca.

    Avrupa bizi yine görmüyor. Zaten en genç haliyle bile artık geleceği asla bizim kadar parlak olmayacağı belli, belki de o yüzden dünümüze ve bugünümüze değil istikbalimize bakarak ona karşı böbürlenip ayak sürümeye başladığımız bir Avrupa bu. Gözleri ağırlaştığında, uyandırması zor olan; ama öyle ya da böyle hâlâ önümüzde yer alan bir Avrupa...

    Ve biz, ellerimiz hâlâ havada -yoksa indirsek mi-, boşluğu kucaklayarak, ama şimdi pek mütereddit, bekliyoruz. Izbandut gibi bir korumanın şüpheli bakışları altında, giderek zorlaşan bir durumda, iki arada, bir deredeyiz.

    Uyku mahmuru Avrupa bizi en nihayet gördüğünde bir kez daha şaşkın... Bizi o saniyeye kadar nasıl olup da farketmediğine yanıyor. Sonunda bir hamle yapıp sarılıyoruz ona; ama bu kucaklaşmanın, kusursuzca gerçekleşmesi planlanan o vuslat olmadığının artık farkındayız.

    Büyünün kaybolduğu an bu. Adımların yeniden hesaplandığı ve zaten orijinali dahi doğal görünmeyen bir mizansenin tekrar tekrar yapmacıklaştırıldığı bir an. Bir fotokopinin, fotokopisinin, fotokopisi gibi...

    Böylesine törensel ve trajikomik bir parodiyle başlayan buluşmanın, kapalı kapılar ardında nasıl devam ettiğini tahmin etmek güç...

    Belki David Lynch filmlerine benzeyen tekinsiz bir gerilimle, belki de Charlie Chaplin tarzı bir yanlışlıklar komedisiyle...

    Zaten Ankara-Brüksel ilişkilerinin bugün durduğu nokta da, tam olarak Lynch ile Chaplin melezi bir kâinatının merkezinde.

    Umalım da, bir gün mutlu sonla biten Türkiye-AB ortak yapımı bir romantik komedimiz olsun ve son sahnede, bu kez iki dostun hâkiki, samimi bir kucaklaşmasını görünce avuçlarımız patlayıncaya kadar alkışlayalım.

    Etiketler:
    

    EN ÇOK OKUNAN HABERLER

      Sayfa Başı