Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Kübalı diplomatın Havana’da Türk tutkusu

Son günlerde Küba Cumhuriyeti Ankara Büyükelçisi Ernesto Gomez Abascal ile yoğun bir görüşme trafiği içindeydik.

Nedeni ise aylık Tempo Dergisi’nin Mayıs sayısı için hazırladığı bir yazıydı. Malumunuz, 1 Mayıs kutlamaları Havana’daki Devrim Meydanı’nda git gide enternasyonal bir karaktere bürünmeye başladı. Özellikle Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’da sosyalizmin yıkılmasından sonra, Küba’daki kutlamalar iyiden iyiye ön plana çıktı..Genellikle bir milyonu aşkın kişinin şenlik havasında katıldığı, Havana’daki bu halk geçit törenini büyükelçinin yorumlamasını istedik. Kendisi de, bu ada ülkesinin dünü bugünüyle ve özel anılarıyla çok güzel bir yazı hazırladı. Tempo’nun Mayıs sayısında okumanızı tavsiye ederim.

Bense Büyükelçi Abascal’ın kaleme aldığı bir kitaptan bahsetmek istiyorum. "Havana’da Türk Tutkusu" isimli bu eseri oldukça ilginç bir içeriğe sahip. Nazım Hikmet Ran’ın büyük dedesi Enver Paşa’nın, İkinci Abdülhamit tarafından Küba’ya ajan olarak gönderilmesini ve orada başından geçenleri anlatıyor.

TARİH, AŞK VE CASUSLUK KISACASI NE ARARSAN VAR

Abascal
, yakın bir akademisyen arkadaşının aracılığıyla Osmanlı arşivlerine ulaşmış. Küba’ya gönderilen bir istihbarat ajanının, 1898 yılı başlarında sultana gönderdiği bazı şifreli raporları okumuş. Özet olarak da tarihi gerçekliklere dayanan romanında aşk, casusluk ve ihtiras ne ararsan var.

Roman, 1897 yılı sonlarına uzanıyor. Konusu, Sultan 2. Abdülhamit’in Girit’te patlak veren çatışmanın çözüme kavuşturulmasına yardımcı olabileceği düşüncesiyle, ordunun istihbarat servisinden Küba’ya özel bir elçi göndermeye karar vermesiyle başlıyor. Sultan, Polonyalı bir kontun oğlu olarak Türkiye’ye sığınan ve İslam dinini seçen Enver Paşa’yı Küba’ya gönderme kararı alıyor. Büyükelçi Abascal’ın anlatımına göre Küba’ya gönderilen bu elçi, Nazım Hikmet Ran’ın da büyük dedesi. Daha açık bir ifadeyle babasının dedesi.

Büyükelçinin verdiği bilgilerde roman üç ana bölümden oluşuyor. Sultan 2. Abdülhamit’in Küba’ya hangi istihbarat görevlisini göndereceğini seçmesi, Enver Paşa’nın gönderilmesine karar vermesinin ardından Paşa’nın Küba’ya seyahati ve yine Enver Paşa’nın bir Kübalı kıza karşı beslediği aşk. Şu an kitapçılarda bulunan ve ikinci baskısı tükenmek üzere olan kitabı okumanızı tavsiye ederim.

FOSFORLU CEVRİYE HASTALANMAYA GÖRSÜN

Uzun süreden beri Devlet Tiyatrosu’nun Ankara’daki sahnelerini dikkatle takip ediyorum. Birçok oyunun biletleri gişeye çıktığı gün satılıyor, salonları hınca hınç doluyor. Bu durum da benim gibi sanata ve sanatçıya gönül vermiş kişileri mutlu ediyor. Nasıl etmesin ki? Özellikle bu iktidar döneminde sanata tükürenlerin, heykelleri söktürenlerin ve ödenekleri yok etmeyi düşünenlerin aksine Başkentliler tiyatroya sahip çıkıyor.

Geçenlerde bir aile dostumun aldığı biletle son günlerin kapalı gişe oynayan eseri Fosforlu Cevriye’ye gitmeye karar verdim. Ancak içimde bir kuşku vardı. Gülriz Sururi’nin yönettiği oyun, daha önceki dört gün başrol oyuncusunun hastalanması nedeniyle iptal edilmişti. Gittiğimiz akşam ise sahnelenip, sahnelenmeyeceği belli değildi. Oyunun Adana turnesi sonrasında Cevriye’yi canlandıran başrol oyuncusu Feray Darıcı, ses tellerinden rahatsızlanmıştı. Sonuçta önceki dört gösteri gibi o gece de oyun iptal oldu. Üstelik herkes salondaki koltuğuna oturmuş, perdenin açılmasını beklerken.

Başta doktor kontrolündeki Feray Hanım olmak üzere tüm oyuncular kostümleri ile sahneye çıktılar. O esnada da DT Ankara Müdür Yardımcısı Fırat Demirağ, sanatçının son ana kadar iyileşmesinin beklendiğini; ancak düzelme görülmediğini ve oyunun iptal edildiğini açıkladı. Özrün ardından da seyircileri, fuayede hazırlanan stantlardan yeni davetiyelerini almaya çağırdı.

Şöyle bir düşündüm; Devlet Tiyatrosu’nun yetkililerinin uygulaması bana çok mantıklı ve insani geldi. Zira salonda bulunan birkaç kişi ses tonunu yükseltip, maraza çıkarmıştı. Diyorlardı ki, madem bu oyun iptal oldu, yerine başka bir oyun koysaydınız. Hadi o da olmadı iptal edeceğinizi önceden bildirseydiniz. Bir de salona alınmadan kapı girişine iptal yazısı yazılamaz mıydı görüşü vardı.

JAPON RESTORANINDA SUSHI YERİNE KEBAP YENİR Mİ?

Kısa bir tereddütten sonra yapılan uygulamanın yerinde bir davranış olduğunu fark ettim. Zira iptal edilen oyunun yerine bir yenisinin konması daha büyük ayıptı. Şöyle bir düşünün; Sushi yemek için Japon restoranına gidiyorsunuz ve garson, "aşçı hastalandı" diyerek kebapçıdan acılı şiş getirtiyor. Yani amacım Fosforlu Cevriye’yi seyretmekse, niye "Bir Delinin Hatıra Defteri" ya da "İhanet" oyununu seyredeyim?

Gelelim ikinci şıkka. Oyunun son anda iptal edilmesini kapı önüne asılan bir kağıt parçasından öğrenmektense, hazırlığını tamamlayıp, sahnede yerini almış ve izleyiciye seslenen oyunculardan duymak daha medeni bir davranıştı. Niye önceden haber verilmedi savına gelirsek. Araştırdım ve birçok kişiyle konuştum. Başroldeki Feray Hanım sürekli doktor kontrolündeymiş ve istirahat için rapor da almamış. Doktor da günlük müdahalelerini yapıp, sesin oyun saatine kadar açılabileceğini söylemiş. Bu şartlar altında da ekip, son ana kadar hazırlıkları yapıp, bekliyor ve kararı Feray Hanım’a bırakıyormuş. Nitekim beş oyunda çıkmayan ses altıncı gösterimde düzgün çıkınca perde açılmış. Ancak ertesi gün tiyatrocu tekrar sessizliğe bürününce oyun oynanamamış.

Zaten aylar öncesinden satılan biletleri alanın kim olduğu bulmak ve önceden haber vermek ise imkansızmış. Bu araştırmalar sonucu ilginç bir şey daha öğrendim. Beş gün boyunca oyunu seyredemeden dönmek zorunda kalan yaklaşık 2 bin seyirciden sadece 11 tanesi biletin parasını geri almış. Diğerleri ise Mayıs ayı içinde gerçekleşecek gösterimler için davetiye edinmeyi yeğlemiş. Parayı geri alan o 11 kişiden 7’si de Mayıs ayı içinde Ankara dışında olacağı için davetiyeyi reddetmiş.

Kısacası kimse bu iptallerden dolayı Devlet Tiyatrosu’nu ve eserin oyuncularını suçlamadı. Ancak iyi niyetli olmayan bazı kişiler sağı solu arayıp, ortalığı karıştırmak gayretinde. Amaçları ise tiyatroyu yıpratmak, yönetimi ve başarılı performans gösteren oyuncuları sıkıntıya sokmak. Daha da ilginci bu planları yapanlar arasında Devlet Tiyatrosu bünyesinde yer alan bazı kişilerin de bulunması. Onların amacı ise şahsi menfaatleri için durumdan vazife çıkarmak. Anlayacağınız oyuncular için sahnenin önü de, arkası da mücadele istiyor.

KAZANCILAR İLE ÇADIR’IN KEBAPLARI VE HÜNKARZADE KEYFİ

Zaman zaman Ankara’nın lezzet duraklarını köşeme taşıyorum. Yazım yayınlandıktan sonra da birçok telefon ve e-mail alıyorum. Bu iletilerden anlıyorum ki, birçok kişi için yol gösterici oluyorum. Yani bir anlamda bilirkişi muamelesi görüyorum. Bu aşamada hemen belirtmeliyim ki, tüm aktardığım işletmeler kişisel beğeni süzgecimden geçen yerler. Yani şahsi gözlemlerime ve beğeni kriterlerime göre değerlendirdiğim mekanlar. Dolayısıyla herkesin damak tadının ve beğenisinin farklı olduğunu göz ardı etmemenizi istiyorum.

Lezzet duraklarında ilk aktaracağım yer, daha küçük ve derme çatma mekanını terk edip, Eskişehir yolundaki lüks binasına taşınan Çadır Restoran. İki katlı dev salonundaki dekoru ve sunduğu lezzet oldukça güzel. Hesap pusulasındaki fiyatları ise servis elamanlarının hızı gibi oldukça düşük. Garsonların daha aktif ve yeterli hale gelmesiyle dört dörtlük bir işletme olacağı kesin.

Kaliteyi ucuza alacağınız bir diğer mekan da Oran’daki Japon Vakfı’nın içinde yer alan Tarihi Adana Kazancılar Kebapçısı. Hani Adana’da doğup ünlenen, İstanbul’da kariyer yapan o ünlü marka. 101 yıllık tecrübesini Ankara’daki bu yeni mekanına da taşımış. Fiyatları ise İstanbul’daki kardeş kuruluşunun neredeyse yarısı kadar, ki cüzdanları zorlamıyor. Dekorasyonu şık ve servis anlayışı yüksek mekanın şimdiden aboneleri de oluşmuş. Bu arada size küçük bir tüyoda vereyim. İşletmecisi Fatih Bey, uduyla birlikte çok güzel şarkı söylüyor ama yalnızca yakın dostlarına. Özel bir gün kutlamanız varsa ısrar edin, sanıyorum sizi de kırmayacaktır.

Son olarak da Bahçelievler 3. Cadde’de açılan dört katlı Hünkarzade Restoran’dan bahsedeyim. Fatsa’da doğan, Ordu’da ünlenen ve Ankara’ya kadar uzanan mekanda herçeşit mönü var. Ciddi bir maliyetle açılan işletmede ilk gözüme çarpan servis elemanlarının bolluğu oldu. Yemekleri, özellikle Karadeniz yöresine yönelik mönüsü oldukça lezzetli. Daha iyi fikir sahibi olmak için üst üste birkaç kez gidip, Osmanlı mutfağından Güneydoğu’nun kebaplarına kadar dünya mutfağının birçok ürününü tattım. Sunduğu lezzet ne kadar ortalamanın üzerinde seyrettiyse, hesap pusulalarındaki rakam da o oranda altında geldi.

Bu arada hemen şunu da belirteyim... Dostlarımla gittiğim bu mekanlarda kimliğimi açığa vurmadan herkes gibi hizmet alıp, parasını ödüyorum. Bu da bana özgürce değerlendirme fırsatı sağlıyor.
X