Kriz ortasında New York’ta bir gün

Yemekten sonra kütüphaneye gittim. Öğlen tatili diye içerisi tıklım tıklımdı.

Kitap, DVD, toplam 30 kalem ödünç alma hakkım var. Bazı kütüphanelerin trafiği geçen yıla göre yüzde 50 artmış, New Yorklular HBO (paralı TV kanalı) üyeliklerini iptal edip kütüphane kartı alıyormuş çünkü.

Evden ayrılırken saat 8’i geçiyordu. Kapının önüne baktım, New York Times gazetesini köşeye bırakmışlar yine. Abone olduğum için hem indirim yapıyorlar hem de apartmanın içine kadar getiriyorlar. Reklam gelirleri bu kadar düşmüşken, bir de okuyucu kaybedemezler.

Üç blok ilerideki Murray’s Bagel’a yürüdüm. Krem peynirli bir bagel ve kahve alıp içerideki masalardan birine yerleştim. Doluydu içerisi.

Önce Times’ın birinci sayfasını okudum. Sonra masaya benden önce oturanların bıraktığı tabloidlere baktım. Kentin iki rakip tabloidi de (New York Post ve Daily News) AIG’nin bonus alan yöneticilerini kapak yapmış. Biri "Piçler" diyor, biri "Domuz AIG". Kriz patladığından beri herkes çok hırçın. İkisini de tekrar masaya koyup metroya doğru yürümeye başladım.

Tren çok kalabalıktı. Yolcu sayısı artmış krizde, ama işletmeci MTA buna rağmen zararda. Bu hafta zam gelecek, 2 dolarlık bilet 2.5 buçuk dolar olacak. Kırmızı hata bindim ve Grand Central’a giden shuttle’a geçmek için Times Square’de indim.

İstasyonun yanındaki dükkanın önü yine dolmuş. Dışarıya dönük ekrandan eski boks maçlarını yayınlıyor buranın sahibi ve ne zaman önünden geçsem 40 küsur yıllık Muhammed Ali maçlarını izleyen insanlar görüyorum önünde. Sanki metroda koşanlar azaldı da, duranlar çoğaldı...

Shuttle’a binip Grand Central’da indim. Ofis, Grand Central’ın tam karşısında, 80 yıllık, 53 katlı, gotik bir gökdelende. Bana kalırsa New York’un en güzel binalarından biri ama kiralık ofis ilanları çoğalıyor.

HBO ÜYELİĞİ YERİNE KÜTÜPHANE

Öğlen oldu. Metlife binasının altındaki Cafe Centro’ya gittim ve kendime bacon’lı bir hamburger söyledim. Beer Bar kısmında yedim, ana salonda otursaydım hem hamburgeri porselen tabakta biftek gibi yemek hem de daha fazla ödemek zorunda kalacaktım. O bölüm, Michael’s ve The Four Seasons gibi aynı zamanda Manhattan’daki "power lunch" mekanlarından, ama tenhaydı. Görmek ve görünmek isteyenler azalmış demek.

Yemekten sonra kütüphaneye gittim. 5. Cadde ve 42’nin kesiştiği yerdeki büyük kütüphanede sadece araştırma yapabiliyorsunuz, o yüzden çaprazındaki Mid-Manhattan’a girdim. Öğlen tatili diye içerisi tıklım tıklımdı. Kitap, DVD toplam 30 kalem ödünç alma hakkım var, üstelik biraz dağınık olsa da yeni çıkan ne varsa içeride bulabiliyorum. Bir Georges Perec romanı alıp çıktım. Bazı kütüphanelerin trafiği geçen yıla göre yüzde 50 artmış, New Yorklular HBO (paralı TV kanalı) üyeliklerini iptal edip kütüphane kartı alıyormuş çünkü.

Öğleden sonra American Museum of National History’ye gittim. MoMA’yla birlikte New York’ta vakit geçirmekten en çok hoşlandığım müze burası. Darwin’in 200. doğum yıldönümü diye özel bir etkinlik düzenlemişler. 5. kattaki dinozorlardan başlayıp alt kattaki primatlara kadar ufak bir evrim turu yaptım. Herkes çocuklarını getirmiş, Darwin’i anlatıyordu. Müzelerin ziyaretçileri artıyor.

BEDAVA KONSERLER ÇOK GÖZDE

Oradan çıkıp tekrar 42’ye döndüm ve Birleşmiş Milletler (BM) binasına geçtim. Güney Afrikalı din adamı Desmond Tutu’ya BM bir ödül verecekti, onu izlemeye. Salon tıklım tıklımdı. Seremoni bitti, sonra sahneye soul şarkıcısı Macy Gray çıktı. O eski ve ne işe yaradığı belli olmayan işlevsiz örgütün o eski sandalyelerinde o kadar genç insan görünce yanımdaki Alman gazeteci "Macy Gray konseri yüzünden gelmişlerdir" dedi. Bedava konserler New York’un en cömert yönü. Daha 2 hafta önce U2, Bronx’ta bir üniversitede böyle bir konser verdi ama bu tür organizasyonlara katılım son dönem hiç olmadığı kadar artmış durumda.

Eve dönerken 24 ve 7’nin köşesindeki Whole Foods’a uğradım. Akşam için iki parça fileto levrek, biraz yeşillik aldım.

Apartmana girerken de posta kutusuna baktım. Netflix’ten "Lagerfeld Confidential" (2007) gelmişti. Modacı Karl Lagerfeld’in belgeseli. Hafta içi "Valentino: Son İmparator" Film Forum’da gösterime girdi, o da modacı Valentino Garavani’yi anlatıyor. İkisini aynı hafta izlemek istiyorum. Aralarında bir yıl var, neler değişmiş daha kolay fark edebileyim diye...

GÜNÜN ÖZETİ

Yazıda bahsettiğim olayların hepsi aynı gün olmadı. Farklı zamanlarda yaptıklarımı birleştirerek size tek bir gün üzerinden New York’ta yaşanan dönüşümü anlatmak istedim. İki savaş (Afganistan, Irak), bir ekonomik kriz yaşıyor bu ülke. İstanbul’u bilmem ama burada kriz öyle bir vurdu ki, New York’un o cool, ironik, "Ben seni çözdüm" havası epey örselendi. Orta-üst kesimin sınıf atlama koşusu, zorlama züppelikleri çok tırpan yedi. Yılda 25 bin dolar önerilen aşçı yamaklığı pozisyonuna New York’un en iyi restoranlarında çalışmış 300 kişi başvurmuş. Üstelik bunların 9’u doktoralı. Kimsenin tiyatroya mecali kalmadı artık. Yüksek lisansa dönenler, yeni dil öğrenenler, kendine okuma listesi yapanlar... Daha çok DVD seyrediyor, evde daha fazla vakit geçiriyorlar şimdi. Şöyle de denilebilir: Şarj oluyorlar.

Komplocular sokağa taştı

New Yorklular daha içe dönük yaşamaya başladı derken bir şey daha ilave etmek lazım. Kriz dönemlerinde halkın hurafelere inanma eğilimi artıyor. Dine daha çok bağlanıyor, sıkıntıları açıklayan komplo teorilerine daha kolay inanıyorlar. 1929’da da olmuş aynı şeyler.

Salı günü New York’ta İrlandalıların Saint Patrick Günü kutlandı. 5. Cadde’nin bir kısmını kapatıp sabahtan itibaren içmeye başladıkları New York’un en büyük yürüyüşü. Geçit törenini izlerken Plaza Hotel’in köşesinde bildiri dağıtan bir gruba denk geldim. LaRouche Hareketi’nin gönüllüleriydi. Lyndon LaRouche, İngiltere’ye savaş ilan etmiş, onu duyuruyorlar.

Bahsettiğim kişi, 11 Eylül’ü ABD’nin yaptığını, ekonomik krizin bilerek yaratıldığını iddia eden, bugün dünyada sirkülasyona girmiş komplo teorilerinin çoğunun patent sahibi olan adamdır. Bazıları faşist, bazıları da dünyanın en iyi özel istihbarat örgütünün yaratıcısı diyor LaRouche için. 2003’te Türkiye’ye gelip Erbakan’la görüştüğünde, Erbakan da "Kıymetli fikirleri var" demişti.

LaRouche gibi siyasetçiler dünyanın her yerinde var. Ancak ülkenin refah ve eğitim düzeyine göre marjinal kalmaya mahkûmlar. Mesela Rusya’ya gidin her taraf onun teorileriyle dolu, İngiltere’de sorun, "meczup" derler. Amerika’da da şimdiye kadar Demokrat Parti’den defalarca başkan adayı olmaya çalışıp hep hezimete uğramıştı LaRouche. Ama o gün Saint Patrick’te adamlarını ve çevrede toplanan insanları görünce, acaba krizin etkisiyle LaRouche burada da itibar görmeye başlar mı, diye düşünmedim değil.

Pazar akşamı Manhattan’da bir toplantı olmuş. Zeitgeist Hareketi diye yine geçmişte 11 Eylül’ü Amerikalıların yaptığını iddia eden bir grubun buluşması. Bine yakın insan toplamışlar ve ileride dünyayı makinelerin yönetmesi projesini konuşmuşlar...

Madison Square Garden’ın önünde de Sibel Edmonds’ın destekçilerini görüyorum arada. Edmonds’ın 11 Eylül’ü Amerikalıların yaptığını anlatan gazete kupürlerini dağıtıyor, yoldan geçenleri ikna etmeye çalışıyorlar.

Bu işler Amerika’da şimdilik hálá marjinal kalıyor da, bu aralar sokakta daha çok görünüyorlar.
Yazarın Tüm Yazıları