"Ayşe Arman" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayşe Arman" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ayşe Arman

Koşmasaydım intihar ederdim

Yonca Tokbaş... O benim arkadaşım... Çok yakın arkadaşım... Kelebek yazarı, hurriyet.com.tr yazarı, Elele yazarı... Aynı anda Aylan Teyze’nin kızı, Aslan Cem’le Destina’nın annesi, Arda’nın karısı, Fuat’ın ablası, İdil’in görümcesi... Ve bütün Dubai’de yaşayan Türklerin, herkese, her şeye yetişen dört yapraklı Yonca’sı...

İnanılmaz bir enerjisi vardır, susmaz, susturur, her konuda bir fikri vardır, gerçekten her bir haltı bilir. İlaç prospektüsü gibidir. Ve çok sağlam kızdır, harbidir. Son bir buçuk yıldır koşuyor. Ama ne koşma. Sabahları 6.30’da yollara düşüyor. Koştukça koşuyor, maratonlara hazırlanıyor, eğitime ihtiyacı olan çocuklar için koşuyor, engelliler için koşuyor. Koştukça hem başkalarına yararlı oluyor hem kendisini iyi hissediyor... Ve ödül aldı. Bu röportaj da bu ödülün şerefine yapıldı...
HAMİŞ:
Soruları arkadaşı gibi değil, bir gazeteci gibi sordum, o yüzden ikinci tekil şahıs kullanmadım./images/100/0x0/55ea0a2ef018fbb8f8660f3c

Ödül aldınız, tebrikler... Ne ödülü?
- ‘Sosyal Sorumluluk Özel Ödülü’... İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından veriliyor. Avrasya Maratonu’na katkım olduğunu düşünmüşler, ne mutlu bana. 3 bin liralık ‘Vefa ve Basın Teşvik Ödülü’ de var. Pazartesi, ödülün vefa kısmını alacağım, teşvik kısmını ise 6 Mart’ta. Onu da Runtalya’da koşmaya hazırlandığım ilk 21 km’lik yarı maratonumda desteklediğim TEGV’nin Ateşböceği Projesi’ne bağışladım.

Süpermiş! O proje neyin nesi?
- Adı Ateşböceği olan bir TIR okul. Türkiye’yi karış karış gezip çocukların ayağına eğitim götürüyor. İşte o TIR’ı yapacak kadar bağış toplamak için koşacağım. Ve şansa bak daha gidip koşmadan ilk bağışımı aldım bile, kısmet!

Koşmaya ne zaman başladınız? Çocukluktan beri mi?
- Yok ne alakası var. Gerçi bizim aile, spor delisidir. Annem, tüketici kredisiyle bizi kayağa götürmüş insandır ve evet çocukken çok ciddi tenis oynardım, sürekli spor vardı hayatımda ama koşmak tamamen kocam sayesinde! Dubai Maratonu’nda bir 4 km koştum, aa o da ne, yapabiliyormuşum... Nasıl iyi geldi o his! Sonra Avrasya koşusuna katıldım arkadaşım Özlem’in meme kanseri sonrası kurduğu Pembe Güç Derneği’yle meme kanserine dikkat çekmek için. Kafamızda pembe peruklarla köprüyü geçerken ‘Adım Adım’ tişörtleriyle tekerlekli sandalyede engelli arkadaşlarını iterek koşan adamlar gördüm. O manzara inanılmaz etkileyiciydi. Köprü üzerinde onlara sorular sorup eve dönünce irtibata geçtim. Bana bu yardım amaçlı koşmayı Adım Adım Oluşum ekibi bulaştırdı.

Koşarak sadece çocuk eğitimine mi yarar sağlıyorsunuz?
- Evet, TEGV için koşuyorum. ‘Bir Çocuk Değişir Türkiye Değişir’ projesini destekliyorum. Ama aynı zamanda TOFD’ye de destek vermeye çabalıyorum. Omuriliği felçlisi insanlara tekerlekli sandalye sağlanmasına yardımcı olmak istiyorum. Bir sandalye 2 bin 500 lira. O 2 bin 500 lira, bir insanın özgürlüğü demek.

Koşmasaydım intihar ederdim

DEPRESYONDAN KURTULAMIYORDUM

Koşmak sizin hayatınızda neleri değiştirdi?
- Açık açık mı söyleyeyim? Gerçek şu: Ben intihar etmek istiyordum. Artık istemiyorum! Hayatımı kurtardı koşmak. Depresyonun Allah’ını yaşıyordum. Kurtulamıyordum. Bitti. İnsanın, neyse o şey onu kurtaracak, onu bulması lazım. Yemek yapmak mı? Yemek yapacak. Benimkisi çocuklar için koşmakmış. İstedin mi ihtiyacın olan şeyi de buluyorsun. Eğer ben kendimi kurtardıysam, herkes yapar!

Nasıl biriydiniz, nasıl biri oldunuz?
- Hep kanlı canlı aşırı hareketliydim ama başıboş serseri bir mayınmışım. Şimdi enerjimi harcadığım doğru düzgün bir yer var. Sapıtmıyorum. Ya da koşarken sapıtıyorum ve o da bir işe yarıyor. Koşmaktan deli gibi zevk alıyorum. Salyalarım akıyor koşarken zevkten. Zaten kendim için yaptığım şeyi yaparken çocuklar için de fayda sağlamış oluyorum ya, çifte zevk!

Koşarken neler oluyor?
- Ohooo destan! Problem çözüyorsun, kafanda yazı yazıyorsun, iş bitiriyorsun, hayal kuruyorsun, şehirleri keşfediyorsun, insanları inceliyorsun, hayat kurtarıyorsun, ağlıyorsun, seviniyorsun, küstüğüyle barışıyorsun, sinirliysen yatışıyorsun, içindeki canavarı yolda bırakıp, melek oluyorsun!

Şahane fikirler aklınıza o zaman mı geliyor?
- Her şeyi düşünecek veya hiçbir şey düşünmeyecek kadar çok kişisel vaktim oluyor. Rahatsız eden yok. Telefon yok. Ben ve ben, bir de doğa. Koşmadan önce diyelim ki berbat bir haldeyim. Mutsuz, kızgın, yorgun. Vardır elbet bir bilimsel açıklaması, 12. dakikada, kafamda kuşlar şakımaya başlıyor. Gülümserken buluyorum kendimi. Uzun koşularda müzik de var kulağımda. O da coşturuyor insanı.

Koşmanın fazileti ne?
- Hmmm... Bireysel disiplin! Azim, emek. Bir de dürüstlük. Herkesi kandırabilirsin ama bedenini kandıramazsın. Hemen seni yarı yolda bırakır. Beyin ve beden ortak ve dürüstçe çalışacak. Harbi çalışacak. Kaytarmak yok.

Birlikte koşmak için birilerini kışkırttığınız oluyor mu?
- Uçan kuşu bile kışkırtabilirim. Yahoo yazışma grubumuz var, Sultans of Dubai, oradaki kadınlara sürekli mail atıyorum. “Şu gün şu saatte Safa Park’ta şu kapıdan start” diyorum. Bir sürü okurumun da kanına girdim. Bazıları, benim yüzümden Avrasya’da geldi koştu bağış topladı şimdi Antalya’ya hazırlanıyorlar.

Koşmanın faydaları ne? Kendinizi daha güzelleşmiş hissediyor musunuz?
- En önemlisi kafa sağlığı tabii. Ama şu da var, bu yılki bikinili fotoğrafım geçen senekine beş basar! Kalın, bodur ve hantalmışım. Oysa herkes sen incesin derdi. Mesele incelik değil. O garip ölü derisi gitmiş bedenimden. Can gelmiş etlerime. Diri diri hissediyorum kendimi. Bir buçuk sene oldu, en çok popoma şaşıyorum. Bizim aile kelebek basenleriyle doğar büyür, yaşlanır. Benimkiler küçülmeye yüz tuttu! Şaka gibi. Gel de koşma yani!

Koşmasaydım intihar ederdim

BABAM 30 YIL GÖRMEDİĞİ BABAANNEMLE ALMANYA’DA SOKAKTA KARŞILAŞMIŞ

Sizin hikâyeniz nerede başlıyor?

- Ankara Yazanlar Sokak, Yücel Apartmanı 21/17. Evimde; ailemle.

Mutlu bir çocukluk mu?
- Çok mutlu ve çok yaramaz. Hep ağzı kulaklarında gülen bir surat. Bir tane asık suratlı fotoğrafım yok çocukluğumdan. Konu komşu aile de öyle der.

Anneye- babaya dair hatırladığınız en sembolik şey? Koku mu, anı mı, bakış mı, özdeyiş mi, laf mı, fotoğraf mı?
- Babam, annemi sıkıştırıp, öpmeye çalışıyor, annem “Yapma Erşan!” diye mahcup mahcup kaçıyor. Biz kardeşimle çok gülüyoruz. Annem hep mesafeli, babam da dünyanın en sevgi böceği adamı. Sevsin okşasın, öpsün, sarılsın ve de sevgisini uluorta söylesin! Her şeyi bilirdi. İnanılmaz okuyan bir adam. Uyuduğunu görmedik. TRT’de yayın kopar donuk kare üzerinde klasik müzik mi çalıyor, hangi senfoni, kimin, kaç yılında yaşamış bileceksin, bilmiyorsan, araştıracaksın, öğreneceksin? Ama ne yazık bu güzel adam, benim babam 52 yaşında bizi bırakıp gitti.

Babanızı bu kadar erken kaybetmeniz sizi nasıl etkiledi?
- Küt diye büyüdüm. O gün ben, bir dağdan, öbür dağa tek adımda geçtim. Bir daha da geri dönemedim. O Yonca gitti, yerine başkası geldi. İnsan, annesi-babası hayatta olduğu sürece hep çocuk. Ne zaman ki biri gidiyor, mecburen büyüyor. Oysa ben sonsuza dek çocuk olmak isterdim. Büyümek beni buldu. Ben istemedim. O yüzden hiç anne-baba görmemiş çocuklar için kahroluyorum. Onlar demek ki hiç çocuk olamamışlar. Ben en azından bir süre çocuktum diye teselli bulmaya çalışıyorum. İçimdeki kaybolmuş çocuğu bulmaya çalışıyorum. Kardeşimden güç buluyorum.

Babanızla öykünüz neydi? Aranızda bir sorununuz mu vardı?
- Ooo hem de ne sorun! 16 yıl sürüm sürüm süründüm. Yaşayan ölü. Kendimi diri diri, babamla gömdüm sanki. Bunu da, ancak şimdi itiraf edebiliyorum. İnsan, sevdiği birini kaybedince, onun hep en iyi şeylerini, kendisinin de en kötü şeylerini hatırlıyor. O kadar zor ki onun da hataları olduğunu kabullenmek, onunla barışıp yüzleşmek... Sorunumuza gelince, belki de birbirimize çok benzediğimiz için anlaşamıyorduk. Benim de zor yaşlarımdı. Ve bir gün, ansızın gidiverdi. Sorunumuzu çözemeden. O gidince, ben de pişmanlıklarımla ortada kalıverdim. İşin daha fenası, sanırım bir süre sonra, bu acıdan zevk de almaya başladım. Kullanmaya da, kendimi bu acının ardına saklayarak her türlü saçmalığa hakkım olduğunu düşünmeye de. Berbat bir ruh hali. Bildiğim her şeyi denedim kendimi kurtarmak için. Sanırım iyi huyum bu. Düştüğümü anladım mı, yukarı çıkmaya çabalıyorum. Çünkü hayatı seviyorum. İnsanlar yardım istemeli. Ben de istedim. Çok şükür annem, kardeşim ve dostlarım bu konuda desteklerini hiç esirgemediler. Bir de eşim Arda. Dayandı bana. Sabretti. Güven verdi. Zaman verdi...

HİPNOTERAPİYLE KENDİMİ BULDUM

Profesyonel yardım aldınız mı?

- Hipnoterapiye gittim. Dönüm noktası buydu sanırım. Kadın beni hipnotize etti ve “Hayatında yüzleşmekten en korktuğun insan kimse, şimdi karşına gelip oturacak” dedi. O da ne! Karşımda babam oturuyor. Hayatımda böyle bir yüzleşme yaşamadım! Hiç böyle ağlamadım! Ciğerlerim söküldü, içimden kanlar aktı sanki. O hayattayken konuşamadığımız her şeyi, o gün orada konuştuk. “Bana neden haksızlık yaptın baba?” dedim. Babam da dedi ki, “İnsan, buzdolabı alınca kullanma kılavuzu veriyorlar. Ama çocuğu olunca, kılavuz mılavuz yok. Hata yapabiliyor. Sen güvenilmeyecek çocuk değildin ama ben sana güvenmedim. Aslında güvenemediğim başkalarıydı, ama bunu sana söylemedim. Hata yaptım!” O an babacığıma çok acıdım. Tabii sonradan babama hak da verdim, çünkü onun da bir hikâyesi vardı?

Onun hikâyesi neymiş?
- Annesi dünya güzeli... Sapsarı uzun saçları, beli incecik, belinde dar kemeriyle kloş elbiseler giyen, her göreni arkasından baktıran filmlerdeki gibi bir kadın! Farklı. Çünkü Amerikalı. İstanbul’da tanışmışlar dedemle. Dedem doktor. Babaannem, babasının görevi nedeniyle İstanbul’da. Dame De Sion’da öğrenci. Birbirlerine âşık oluyorlar, evleniyorlar. Dedem bu güzelim kadını alıyor memleketine Muğla’ya götürüyor. O zamanlar Muğla tutucu. Babannemin ‘açık’ ve modern olması sorun oluyor. Hakkında dedikodu çıkıyor ve bu durum hoş olmuyor. Boşanıyorlar. Çocuklar, yani babam ve amcam dedemde kalıyor, yaşları 7 ve 11, babaannem ülkeyi terk edip Amerika’ya gidiyor. Büyük trajedi... Bir daha da çocukları hiç göremiyor. Ta ki bir gün Almanya’da sokakta, babam bir kadını, elindeki annesinin vesikalığına benzetip cesaret edip sorana kadar. Ana-oğul, sokakta, 30 yıl sonra buluşuyorlar. Ağlayış kıyamet. Ama sonrası yine yok. Hastalıklar, imkânsızlıklar vesaire derken hasret gittiler birbirlerine. Önce babam gitti. Evvelki sene de babannem. Bir tek kare vesikalık fotoğrafı var elimde!

Tüm bunlar, babanızı başka türlü algılamanıza neden oldu mu?
- Hayır. Ne yazık ki onu yaşarken hiç anlayamadım. Mesela beni Fransız okuluna verdiler. Dünyanın en özgür okuluna. Ama sanırım ben de “kötü algılanabilirim” diye beni çok sıktı babam. Mini etek giymeme laf etti, arkadaş partisi büyük olaydı. Annem perişan oldu aramızda. Ama bunları neden yaptığını şimdi anlıyorum. Meğer acısı, yarası varmış. Korkuları varmış. Hem benim iyi eğitim almamı, çok cesur olmamı istiyor, hem de bu durum annesininki gibi başıma bela olursa diye beni korumaya çalışıyormuş. Bende hem annesinin hayalini yaşatmak istiyor, hem de bununla baş edemiyormuş?

Anneniz hem anneniz hem babanız olmuş o zaman?
- Evet, annem mucize demek. Annem, güç demek. Sonsuz bir umut, azim, çalışma, adalet, erdem ve sorumluluk demek. Allah herkese böyle bir anne versin. Tırnağı kadar olayım çocuklarıma, başka şey istemem. Her daim dimdik ayakta ve her daim her sorunu çözecek kadar mantıklı ve her ihtiyacı olanın her an yanında. Pozitif. Suratını asık göremezsin. Rujsuz hayatta göremezsin. Ruj yoksa sorun büyük demektir, kaç. Mucizelere inanır, onları çağırır ve gelirler!

YAZI İÇİMDEN BİR İNSAN ÇIKARIP YANIMA OTURTUYOR

Fransız eğitiminin size kattığı en önemli şey?

- Sonradan adı Charles de Gaulle olan Lycée Français d’Ankara okudum. Düşünmeyi öğrettiler. Tartışmayı, eleştirmeyi ve eleştirilebilmeyi. Çocuklarıma da çok bilmiş bir anne oldum sayelerinde! Her şeyi saatlerce anlatıyorum. Çok fena. Neredeyse doktor olacaktım ben, Montpellier’de tıp okuyacaktım?

Neden okumadınız?
- Âşık oldum. Aşkımın peşinden Boğaziçi’ne gitmeye karar verdim. Babamı da çatlattım!

Boğaziçi’nde okurken başınıza gelen en iyi şey neydi?
- Arda! En müthiş kavgalarını edebildiğim, kanımın son damlasına kadar tartışabildiğim, bazı konularda hiç anlaşamasak da, yan yana olabildiğim insan. Özgür bırakır beni. İnanılmaz destektir her hayalime. Başkası, “Deli!” der, o güler. Başkası “Olmaz, yapma!” der, o “Korkma yap!” der. İzmirli işte!

Dubai macerası nasıl başladı?
- Arda’ ya yapılan iş teklifinin üzerine geldik. O zamanlar burası Çeşme’nin kışlık hali gibiydi. 10 yıldır buradayız.

Gerçek işiniz ne?
- Çoook büyük bir petrol şirketinde, CEO’ nun iş geliştirme ve satış analizden sorumlu asistanıyım. Dubai’deki yapı küçük olduğu için aynı zamanda insan kaynaklarına ve bir sürü başka şeye de bakıyorum.

Yazı sizin için nasıl bir tutku?
- Hastalıklı. İçimden başka bir insan çıkarıp yanıma oturtuyor yazı. Kurtulmak istesem de kurtulamıyorum. Bazen çok korkuyorum yazılardan ama kaçacak yerim yok. Çok seviyorum. Sürekli normal doğum yapıyor gibiyim. Sancılar, sevinç, endişe, korku, zevk, gözyaşı, kahkaha, çığlık! Hepsi var.

Bundan sonraki hayat planınız?
- Yazdığım iki kitabı sonlandırıp cesaret edip yayınlamak! 42 km maratonunu bir kere olsun koşmak, Everest Base Camp’e çıkmak. Çocuklarıma güzel anılar bırakmak. Ve ve ve ölmemek!

X