"Ertuğrul Özkök" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ertuğrul Özkök" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ertuğrul Özkök

Köşk'te tarih dersi

Ertuğrul ÖZKÖK

Geçen hafta Çankaya Köşkü'nde yapılan bir sohbet basına yansımadı. Oysa bu sohbet, hepimizin üzerinde dikkatle durması gereken bir tarih dersi niteliğindeydi.

Olayın perde arkasındaki ayrıntılar şöyle.

SAAT 18.30

Başbakan Yardımcısı Bülent Ecevit, geçen perşembe günü saat 18.30'da Çankaya Köşkü'ne çıkıyor.

Köşk'ten saat tam 19.30'da ayrılıyor.

Aldığım bilgilere göre bu bir saatlik ziyaretin net 45 dakikası Demirel'le Ecevit'in baş başa görüşmesi şeklinde geçiyor.

Şimdi gelelim bu sohbetin sembolik özelliğine.

Demirel ile Ecevit, 12 Eylül'den sonra belki de ilk defa bu kadar uzun süre baş başa görüşme imkânı buluyorlar.

Ama bu sohbetin daha da önemli bir sembolik özelliği var.

İki lider 12 Eylül günü aynı uçakla Hamzakoy'a götürülürken, siyasi yasaklı dönemleri de başlıyordu.

İki kıdemli siyasi yasaklı olarak başlayan 80'li yıllar geride kalmış, aradan 18 yıla yakın bir zaman geçmiş.

Şimdi bütün bu siyasi badireden sonra yine karşı karşıya gelmişler.

Biri cumhurbaşkanı, öteki ise başbakan vekili olarak Çankaya'dalar.

Yeni siyasi yasaklılar için umut verici bir tablo.

Sohbetin en önemli anı, Bülent Ecevit'in Tayyip Erdoğan'a verilen ömür boyu siyaset yasağı konusunu açmasıyla başlıyor.

Ecevit aynen şunları söylüyor:

‘‘Tayyip Erdoğan'a verilen bu ceza yanlış oldu. Ben, 12 Eylül'de bize verilen cezalardan bu yana hep ömür boyu siyaset yasaklarına karşı çıktım. Onun gibi bu da yanlış oldu.’’

Sonra çarpıcı bir örnek veriyor:

‘‘Bir solcu çocuk düşünün. 18 yaşında duvara afiş asarken yakalanıp ceza yerse ömür boyu siyaset yapamayacak. Bu çocuk belki ilerde fikir değiştirecek, sağcı olacak.’’

HİÇ KAVGA ETMEDİK

Cumhurbaşkanı Demirel, dikkatle dinledikten sonra şu cevabı veriyor:

‘‘Haklısınız Sayın Ecevit. Fakat şunu hatırlamamız lazım. Biz sizinle 40 yıldan beri siyasetteyiz. Siz benden önce parlamentoya girdiniz. Sizinle 20 yıla yakın rakip olarak siyaset yaptık. Birçok konuda kavga ettik. Husumet içinde olduk. Hatta kırıcı ve sert tartışmalarımız oldu. Ama dikkat edin, bir tek konuda sizinle hiç kavga etmedik.’’

Cumhurbaşkanı bu sözleri söyledikten sonra şu çok çarpıcı noktaya geliyor:

‘‘Evet bir tek konuda hiç kavga etmedik. O da cumhuriyettir. Sizinle biz cumhuriyet konusunda kavgaya girişmedik. O cumhuriyetin de iki temel ayağı vardır. Laiklik ve demokrasi.’’

İKİSİ DE DOĞRULADI

Bu konuşmanın istihbaratını alınca, cumartesi günü hem Cumhurbaşkanı Demirel, hem Başbakan Vekili Ecevit'i arayarak doğru olup olmadığını sordum.

Her ikisi de doğruladı.

Şimdi bu konuşma üzerine geriye dönüp küçük bir tarih turu yapalım.

Gerçekten de iki lider 12 Eylül öncesinde uzlaşmaz bir tutum içindeydiler. Hatta çoğu kimse, Türkiye'yi 12 Eylül'e bu uzlaşmaz tutumun götürdüğüne içtenlikle inanıyor.

Bunlardan birisi de benim.

Ama 18 yıl sonra yapılan bu sohbet, bütün siyasetçilerin dikkatle okuması gereken bir tarih dersi veriyor.

Sohbet eden kişilerin ikisi de ömürlerinin yedi yılını siyasi yasaklı olarak geçirmiş.

Siyaset yasağının ne demek olduğunu belki de herkesten iyi biliyorlar.

Çizdikleri coğrafya, Türkiye'de bir arada yaşamanın asgari sınırlarını çizen sağlam bir coğrafyadır.

Başka deyişle, siyasetin herkes için geçerli meşruiyet hudutlarını çiziyor.

Evet, Tayyip Erdoğan'a verilen siyasi ceza gerçekten ağırdır. Demokratik ülkelerde kolayca kabul edilebilecek bir ceza değildir.

Ama Demirel'in çizdiği ortak yaşama alanı da, demokrasinin vazgeçilmez gerekliliği değil midir?

AĞIZDAN ÇIKAN

Siyasetçilerin telaffuz ettikleri cümlelere özen göstermeleri işte bu yüzden çok önemlidir.

Çünkü meşruiyet dediğimiz şey sadece yapılanlardan ibaret değil.

Halka söylenenler de o ortak varlığın bir parçası.

Televizyonda Tayyip Erdoğan'ın geçen cumartesi günü yaptığı konuşmayı izliyorum.

Alanda ‘‘İşte komutan, işte ordu’’ sloganları atılıyor. Erdoğan sloganları kesiyor ve şunu söylüyor:

‘‘Bizim bir tek ordumuz, bir tek komutanımız var. O da Silahlı Kuvvetlerimiz.’’

Öyleyse, şiirdeki ‘‘kışlaya’’ çevrilen camiler, ‘‘süngü’’ haline getirilen minareler ne oluyor?

Kime karşı oluyor?

Meşruiyet işte bu soruların herkes için kabul edilebilir cevaplarının verilebildiği noktada başlıyor.

Umarım bu sağduyu çizgisi siyasetimizin ortak muhiti haline gelir.

Biz de bu siyasi yasak ayıplarından kurtuluruz.













X