Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Korkulu rüya

Mümtaz SOYSAL

Cezayir örneği, Türkiye'nin başlıca kâbusudur.

Siyasal partiler gözüyle de, ordu açısından da.

En kısa anlatımıyla, nedir Cezayir örneği? Çok partili demokrasi, devletin temel felsefesine ters düşen bir partiyi seçim yoluyla iktidara getirmeye yöneliyor ve bu temel felsefeye sahip çıkan ordu böyle sonuç veren bir demokrasiyi durduruyor. Hikâyenin özeti bu.

1995 sonundaki seçimlerden beri, Türkiye bu korkulu rüyayı yalnız uykusunda görmekle kalmadı; kimilerine göre, birazcık yaşadı da.

Birazcık yaşaması, kâbusun büsbütün yaşanmasını önlemek içindi.

Ama, bu ‘‘birazcık’’ bile abartılmıştır. Hükümet değişikliğine yol açan tek tepki 28 Şubat kararları değildi ki. Hatta, tepkiler dizisi de bununla başlamadı. Basından, sendikalardan, meslek kuruluşlarından gelen uyarıları nasıl unutabilirsiniz? Türk-İş'in 100 bin kişilik ‘‘Türkiye'ye sahip çık!’’ mitingi için 6 Ocak 1997'de Ankara'da toplanan işçilerin uyarısı farklı mıydı?

Sorun, galiba, çok eski bir genel uyarının herkesçe ve tam olarak anlaşılmayışından kaynaklanıyor: ‘‘Politikaya din bulaştırmayın!’’ uyarısı.

Kuruluşundan beri bu iki alanı birbirinden ayırmaya dayalı bir devlette böyle bir uyarının ciddiye alınması gerekmez miydi?

Hele ayırma, yalnız dar anlamdaki politikaya değil, ‘‘Türkiye Cumhuriyeti laik bir devlettir’’ diyen temel kural gereği, toplumu yönetmenin bütün kurallarına ve davranışlarına yönelik ise?

Ne yazık ki, çok partili yaşama sürekli geçişin başlangıç tarihi olan 1946'tan beri, hemen hemen bütün partiler, bu uyarıyı gözden uzak tuttular, hatta değişik ölçülerde kullandılar. Bu açıdan bakınca, 28 Şubat metni, biraz da ‘‘Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla!’’ demek değil miydi?

Günlük gerilimlerin ve sürtüşmelerin ötesinde, çok önemli ve ilginç bir noktaya gelmiştir: Türkiye, toplumuna yön veren yahut sorumluluk duyan en dinamik kesimleriyle bir temel doğruyu yeniden görmek üzeredir.

Bu temel doğru şu: Toplum yaşamında ‘‘En hakiki mürşit, ilimdir!’’

Din yahut dine dayalı veya dinin yardımıyla bulunan çözümler, uygulanan formüller değil.

Oysa, cumhuriyetin son yarım yüzyılı boyunca o yönde çeşitli deneylere girişildi: Toplum kalkınmasında ‘‘aydın’’ din adamından yararlanışla başlayıp din dersinin ulusal eğitimdeki ‘‘zorunlu’’ katkısına varıncaya kadar. Üstelik, şimdiki sonuçlara tepki gösteren ordunun bile, zaman zaman, bu yöntemlerden medet umduğu oldu. Bütün dünyada olduğu gibi, soğuk savaş dönemlerinin de bu yönde etkisi oldu ve din ‘‘komünizle savaş’’ yöntemi olarak kullanıldı.

Oysa, din, kullanılmak değil, inanılmak, vicdanlarda saklanmak üzere vardır.

Büyük yanlıştan geriye dönüş elbette kolay olmayacak.

Elbette, asıl çare, demokrasinin özünü yok eden veya yalnızca yasaklara dayanan önlemler değildir. Eğitimle birlikte, ekonomik ve sosyal alanda da devleti aciz bırakmayan çözümler gerekiyor.

Bu çözümlerin oluşturulması ve uygulanması ise, solun büyüyüp tek başına iktidar olmasına bağlı. Yoksa, korkulu rüyalar bitmez.













X

YAZARIN DİĞER YAZILARI