Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Korkular dünyasında yaşıyoruz

Yasemin BORAN

Yaşadığımız dünyanın nasıl bir yer olduğunu düşündünüz mü? Bunu düşünmediyseniz bile biliyorsunuz. Nasıl olsa bildiğiniz için de düşünmeye ne gerek var diyorsunuz.

Aslında düşünmeye gerek var. Düşünmek, her durum ve şartta olmalı bence. İnsan düşünerek yaşamalı ve yaşadıklarını düşünmeli.

Düşüncenin üzerinde daha başka bir gün durmak üzere şimdi bugünün konusuna geri dönelim ve yaşadığımız dünyanın nasıl bir yer olduğuna kısaca bir göz atalım.

Çünkü, bu dünyanın şimdiki hali bizim eserimiz. Ve yarattığımız değerler, kurallar, öğrendiklerimiz ve öğrettiklerimizle yaşıyoruz.

Peki öğrendiğimiz birinci kural nedir? Elbette ki, varlığımızı korumak. Önce canımıza sonra da malımıza zarar gelmemesini sağlamak.

Üstelik bu, hem içgüdüsel, hem de düşünerek sahip olduğumuz en birinci kuralımız. Buna bağlı olarak oluşan duygumuz ise; korku.

Evet, attığınız adımın her bir hamlesinde pek çok şeyle birlikte korku da var. Kimi zaman az, kimi zaman çok. Pek çok olduğu zaman ise, ‘‘panik’’ denilen bir durum ortaya çıkıyor ki, tanrı bu durumdan herkesi korusun.

Tabii lafın gelişi ‘‘tanrı korusun’’ dedim. Yoksa, kişinin kendi kendisini soktuğu durumdan ancak, kendisi çıkabilir. Zaten korkunun nedeni de korunmak yüzünden açığa çıkan bir hal.

Bu, pek anlaşılır olmadı galiba. Daha ayrıntılı biçimde şöyle diyebilirim;

Aslında her şeyden korkuyoruz. Fakat, düpedüz korku duygusunun açığa çıktığı durumlar, bilinmeyen bir şeyle karşılaştığımız zaman oluyor.

Bilemediğimiz ve öğrenmediğimiz bir şey karşısında ilk ortaya çıkan ‘‘korku’’ oluyor.

Gerçekten korkmamız gerekip gerekmediğini düşünmeden birden bire korku duymamızın nedeni ise, varlığımıza zarar gelebileceği endişesinden kaynaklanıyor. Bu durumda ‘‘korku’’nun bedenimiz için bir alarm olduğunu düşünebiliriz.

Aslında bu, iyi bir durum. Yani korku duygusu. Varlığımızın savunma sisteminin en önemli parçası. Kişiyi olduğu yerde durdurup sonra da düşünmeye sevk eden bir durum.

Korku duygusu olmasa, ne olurdu halimiz? Korku duygusu olmayan birini şöyle bir düşünelim.

O güne kadar hiç büyük bir su birikintisiyle karşılaşmamış birinin yollara çıkıp yürürken önüne aniden büyük bir göl çıktığını düşünün. Kişi gölün kıyısına kadar gelip önce merakla bakacak. Sonra daha fazla tanıyıp anlamak için gölün içine girecek. Yüzme bilmediği için de boğulup gidecek.

Halbuki gölün kıyısına kadar gelen kişi, ilk kez karşılaştığı bu suya baktıktan sonra içine girmeyi aklının ucundan bile geçirmez. Geçirdiği anda içinden bir korku duygusu yükselir ve bu duygu da kişiyi oracıkta durduruverir. Ve pek de iyi yapmış olur. Böylece korku duygusu kişinin hayatını kurtarır.

Korku duygusunu varlığınızın alarm sinyali olarak kullandığınız sürece bu duygunuzu doğru kullanıyorsunuz demektir. Ancak, ne yazık ki, bizler bunu doğru kullanmayı beceremiyoruz. Hatta hiç kullanamadığımız bile söylenebilir. Daha da ötesi ‘‘korku’’ların bizi kullandığını söylemek hiç de yanlış olmaz.

Yeni ve bilinmedik bir durumla karşılaştığınız zaman içinizden yükselmeye başlayan korku, durup düşünmenize ve durumu anlamanıza neden olabileceği gibi içinizde giderek büyüyüp bütün aklınızı ve bedeninizi sarması, yani sizi ele geçirmesi de mümkün.

Zaten hayatın ne derece zor, acımasız ve insanı yok etmek için pusuya yatmış tehlikelerle dolu bir yer olduğunu öğrenerek büyüyen insanın herhangi bir durumla karşılaştığı zaman içinde oluşan korkuyu, bu öğrendikleriyle besleyip büyütmesi ve kendini korkunun kollarına bırakması işten bile değil.

Üstelik durup düşünmek yerine ters yüz edip kaçması çok daha olabilecek bir davranış. Hoş gerçi hayatını kaybetmektense, geriye dönüp kaçmak daha iyi bir şey. Zira korkunun dehşetli gölgesi sizi tamamen saracak olursa, ölürsünüz.

Hayatınızı korumak için açığa çıkan korku, bu kez yokedici bir niteliğe bürünmüştür.

Şimdi etrafıma bakındığım zaman, tanıdık tanımadık çevremdeki kişilerle konuştuğum zaman insanların ne büyük korkularla yaşadıklarını anlıyorum. Daha doğrusu yaşayamadıklarını görüyorum.

Halbuki ne kadar hoş istekleri, yetenekleri ve düşünceleri var. Fakat, iş harekete geçmeye geldiği zaman bir türlü hamle yapamıyor.

Neden harekete geçmediği sorulduğu zaman da size ‘‘korku’’ sözcüğünün kelimesini bile etmeden korktuğu ne varsa, onları bir bir sayıp döküyor.

‘‘Ya olmazsa, ya beceremezse, ya mevcut durumunu da kaybederse’’ ve buna benzer daha pek çok endişe öylesine güçlü biçimde beliriyor ki, kişi daha harekete geçip işin içine girmeden sanki endişelerinin hepsi gerçekleşmişcesine ön görmeye başlıyor.

Ve sonuç, olduğu yerde çakılı kalıyor. Yaşantısından sızlanarak, istediği hayatın aslında bambaşka olduğunun hayallerini anlatarak zaman geçip gidiyor.

Yeni bir yer görmek istiyorsan, yola çıkacaksın. Bunun hayaliyle dolaşmak kişiye sadece acı verir.

Belki bir gün gerçekleştireceğine inanarak bu hayallerle yaşayabilirsin. Hatta bu hayaller kişinin hayatta kalmasını sağlayan, yaşatan bir enerjiye dönüşebilir. Hiçbir zaman gerçekleştiremeyeceğini düşünmeden yaşayabilir. Ve gerçekleştirmek için parmağını bile oynatmadan, aynı yerde, aynı şartlarda, en ufak bir ilerleme bile göstermeden uzun yıllar yaşayabilir.

‘‘Yola çıksa, belki çok ağır şartlara katlanmak zorunda kalacak, pek çok mücadeleler verecek, bilmediği yollarda, bilmediği kentlerde kimbilir başına neler gelecek ve belki de ölecek.’’

İşte bizim medeniyetimizin yarattığı yaşam modeli. Sanki bu dünyada yaşayan insan sırtında kocaman, ağır mı ağır ‘‘korku’’ adında bir yükle dolaşmak mecburiyetinde bırakılmış.

Daha minnacık bir bebekken düşersin, sakat kalırsın, ısırır, seni yer, öcüler ve daha bir çok korkularla büyütülüp korkularımızla yarattığımız bir dünyada, korkular içinde yaşıyoruz, diyorum, Yasemin'ce...

X

YAZARIN DİĞER YAZILARI