"Kanat Atkaya" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Kanat Atkaya" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Kanat Atkaya

Konser sıkıntısı diye bir şey var

İLK olarak hangi konserin hangi dakikasında gelip buldu o tuhaf his bu fakiri, açıkçası o da hatırlamıyor.

Çok zorladım kendimi hatırlamak için ama, ı-ıh tık yok.

Kendimden ve konser fobimden bahsediyorum.

Hani şöyle bir trash metal konserinde filan sahnedekilerden ürkmüş olsam kesin hatırlarım ama son gittiğim trash metal konserinin üstünden yıllaaaaaar geçti.

Neyse, ilk olayı hatırlamasak da olur.

Sadede gelelim.

*

Buna, yani hissettiğim şeye tam olarak fobi denmiyordur aslında, ‘‘büyük sıkıntı’’ filan daha doğru.

Konser gününe kadar hiçbir şey yok.

Hatta, ‘‘Gelseler de dinlesek artık’’ diye gün filan sayıyorum.

Konser günü geliyor, akşam saatleri yaklaşıyor ve içimdeki hırt uyanıyor.

‘‘Gitme usta’’ diyor.

‘‘Gideceksin de ne olacak. Çıkacaklar sahneye çalacaklar neticede. Performans garantisi diye bir şey de yok. Bu sebepten hayal kırıklığı da yaşayabilirsin. Gitme usta sen bu konsere’’ diyor.

Tabii ki dinlemiyorum içimdeki hırtı ve gidiyorum.

Ama ne oluyor o vakit?

Konserin başladığı anda bitmesini istiyorum.

Yani, ‘‘Tamam geldik, herkes toplandı, arkadaş da sahneye çıktı, gidelim’’ gibi ayıp şeyler düşünmeye başlıyorum.

Şarkılar uzadıkça uzuyor...

*

Bir de bis korkum var.

Seyircinin bis ısrarını yine çok ayıp bir şekilde ‘‘Vallahi bırakmam bak daha soğuk karpuz çıkaracağım’’ gibi algılıyorum...

Sonra kendime kızıyorum.

‘‘Dışarıda bu konsere girmek için bekliyor insanlar, gelmeseydin o zaman, gasp etmeseydin onların yerlerini?’’ diyorum...

Aslında haksızlık etmeyeyim kendime.

Bazı konserlerde olmuyor bu.

Mesela Patti Smith konserinde, mesela Nick Cave konserinde olduğu gibi içimdeki hırta ‘‘Şiştin mi? Sabaha kadar sürse sabaha kadar dinlerim’’ diye posta koyduğum da oluyor.

Ama mesela Cachaito konserine gidiyorum.

Albüme gebermişim.

Paso Cachaito albümü dinliyorum.

Sonra konsere gidiyorum (Esas talishizlik tam Nick Cave'in ertesi gecesine düşmesiydi) içim daralıyor.

Konserin 25'inci dakikasında filan bir flüt solosu başlıyor, zamandan ve mekandan kopuyorum.

‘‘Evde oturup ne istiyorsam onu mu dinleseydim?’’ diyorum.

Sonra içimdeki hırta uyup Cachaito'ya da ayıp oluyor ama deyip eve kaçıyorum.

Evde ne dinliyorum peki?

Yanılmadınız Cachaito.

*

St. Germain'in albümünü dinlediğim günden itibaren ‘‘Buralara gelmeli, bize kazak örmeli’’ diye tutturup, işi caz mafyası ve derin Hürriyet'i tetiklemeye kadar götürmüştüm.

Yaptığımız kulisler meyvesini verdi ve St. Germain, memleketimize getirildi.

Konsere gittik tabii ki ve toplu bir sıkıntı seansı yaşadık.

Sonra artık efsane olmuş bir Lou Reed konseri var.

Üstünden bir yıl geçti, şimdi konuşalım.

Bakın şimdi, Türkiye sınırları içinde, evinde üç taneden fazla Lou Reed albümü (Velvet Underground da dahil) bulunan insan sayısı 5 binden fazla değildir.

Ben iyi bir Lou Reed dinleyicisiyim, hatta hastasıyım.

Baba geçen yıl geldi, bazılarına göre çok iyi, benim gibi bazılarına göre de müthiş sıkıcı bir konser verdi.

Sıkıcı olduğunu yazdım konserin ve hain ilan edildim.

Pek çok insanın sıkıcı bulduğu bir konsere sıkıcı demek yasak çünkü.

Çünkü ‘‘Lou Reed kalkmış buraya kadar gelmiş ve konser vermiş.’’

Yok böyle bir şey. Sıkıcıysa sıkıcı işte kardeşim.

Ben sıradan bir hayran olarak back-catalogue da çalsın istiyorum ilk kez geldiği bir memlekette.

Biliyorum albüm tanıtım turnesinde olduğunu ama aynı durumda kimler gelip neler çaldılar burada, onu da biliyorum.

Sonra Türkiye'de çıkmış en başarılı müzik dergisi olan Roll'da Peter Murphy'ye sordular Lou Reed konserini, baba ‘‘İnsanların bu negativizmi paylaşma isteklerini anlayamıyorum’’ minval konuştu.

Haydi ben hainim, Peter Murphy de mi hain.

Gel de sıkılma, gel de ayar olma...

Haydi sessizce dağılalım.

Tom Waits gelene kadar konser monser yok...
X