Kocası onun ünlü bir tangocu olduğunu hiç öğrenemedi

İki mekan, iki öykü ve yaşattıkları nostalji. Bu hafta sizi tarihin tozlu sayfalarına doğru bir yolculuğa çıkarmak istedim. Dahası nesiller geçse de onların bıraktığı mirasın çığ gibi büyüdüğünü anlatacağım. Tabii bunun yanı sıra Ankara’nın imajının son zamanlarda nasıl zedelendiğini de örnekleriyle vurgulamak istiyorum. Sözü daha da uzatmadan konuya gireyim.

Son zamanlarda dikkat ettim de tango, Latin derken birçok kişi akın akın dans kurslarına gidiyor. Yeni bir sosyalleşme kanalı gibi görünen bu dans kurslarının, televizyon ekranlarında gerçekleşen dans yarışmalarından etkilenmesi ise yadsınamaz bir gerçek. Geçenlerde hareketleri zor ama seyri zevkli ve kolay bu dans kurslarından birini ziyaret ettim. Çalışmaların yoğun olduğu bir süreçte kapıdan içeriye girdiğim zaman ise cızırtılı taş plaktan ortama yayılan ince bir ses dikkatimi çekti. Geçmişin izlerine götüren şarkı ise “Papatya gibisin” den başkası değildi. Buram buram nostalji kokan nağmelerin eşliğinde dans eden çiftleri izledikten sonra da soru yağmurum başladı.

KANTODAN TANGO’YA GEÇEN ÖNCÜLER

Dansları güzel icra ediyorlardı da o taş plaktan yayılan seslerin kime ait olduğunu, ya da neler yaşadığını biliyorlar mıydı? Cevaplardan anladım ki ne tangonun ülkemizdeki geçmişini biliyorlardı, ne de öğrenmek için gayret sarf ediyorlardı. Bense, çok önceleri kantodan tangoya geçen o süreci ve kahramanlarını merak edip, yaşam öykülerini okumuştum.
Dünyada hızla yayılan Tango’nun ülkemizdeki temel taşlarından birisi Seyyan Oskay’dı. Bu yenilikçi kadın, Türk tangosu olarak bestelenen Mazi’yi seslendirmişti. Necip Celal Andel, Fehmi Ege, Necdet Koyutürk o döneme imza atanların başında geliyordu.
Seyyan Oskay’ın taş plaklardaki sesini duyanlar ona aşık oluyor ama o kendi aşkını arıyor. Bir gün gönlünü bir subaya kaptırıyor. Evlenip Sarıkamış’a gidiyor. Şöhreti, sahnenin ihtişamını bir kenara bırakıyor. Sadece taş plakları doldurmak için İstanbul’a gelip gidiyor. Subay kocası ise evlendiği kadının, bütün dinleyenleri mest eden sese sahip Seyyan Oskay olduğunu ömrünün sonuna kadar öğrenemiyor.
Besteci Fehmi Ege, Necdet Koyutürk bu devre imzasını atıyor. Bu imza sonraki kuşaklara da taşınıyor. Fehmi Ege’nin oğlu Engin Ege, “Papatya Gibisin” adlı tangonun bestekarı Necdet Koyutürk’ün oğulları, Erdener Koyutürk tango besteleriyle ve Özdener Koyutürk orkestra şefi olarak babalarının mesleğini bugün de sürdürüyorlar.

ÖZEL GECEDE FARKLI MÜZİĞE TAVİZ YOK

İyi bir Türk Müziği dinleyicisiyseniz popüler kültürün etkisinde kalmış piyasa sanatçıları sayesinde ruhunuzu mest etmeniz biraz zor. Eğitimli ve şarkıların özüne sözüne sadık kalan sanatçılar için çalışma mekanı yok denecek kadar az. Hal böyle olunca da beğendiğiniz şarkı ve şarkıcıları ya CD’den dinleyeceksiniz, ya da bir özel davetin halkası olup keyif gecesinde yerinizi alacaksınız. Bir dostumuzun evinde radyo sanatçılarıyla birlikte buluşunca bu özlemimizi giderdik. Her ne kadar aramızdaki gençler arabeskten de örnekler istese de saz üstatları özüne sadık kaldı, ses sanatçıları repertuarlarından taviz vermedi. Genci yaşlısı herkesin ortak zevkine hitap eden “Bir Bahar Akşamı Rastladım Size...” gibi şarkılar ise gerekli konsensüsü sağladı.
Hazır söz “Bir Bahar Akşamı Rastladım Size...” den açılmışken o gece bu şarkının hikayesi ile ilgili anlattıklarım herkesin ilgisini çekti. Daha önce de yazmıştım ama anladım ki herkes tarafından ya okunmamış, ya da unutulmuş. Bu ilginç hikayeyi bir kez daha paylaşmak istedim.

O EMEL Kİ SORBONNE MEZUNU GÜZEL BİR KADINDI

Basın dünyasının çok iyi bildiği ve büyük saygı duyduğu gazeteci büyüğümüz Emel Aktuğ, 2007 yılının yaz aylarında vefat etmişti. 1938 yılında İzmir’de doğan ve ilk, orta eğitimini bu şehirde tamamlayan Emel ablamız, yüksek öğrenim için gittiği Fransa’da, Sorbonne Üniversitesi’ndeki eğitimini bırakarak Türkiye’ye dönmüş ve 1956 yılında mesleğe başlamıştı.
Ben tanıdığım zaman olgunlaşmış yaşına rağmen oldukça güzel bir kadındı. Etkin mesleki yaşamına yönelik anlatılan hikayeler ise hep ilgimi çekmişti. Bu anılardan en ilgincini ise bugün yaşı 70’i geçen gazeteci büyüğüm Sökmen Baykara anlatmıştı. Anlatılanı teyit için Emel Ablaya sorduğum zaman ise belki de hepinizin ilgisini çekecek bir tarihi gerçek ortaya çıkmıştı.
“Bir Bahar Akşamı Rastladım Size...” dizeleriyle başlayan şarkıyı hemen hatırlayacaksınızdır. Birçoğumuzun dilinden düşmeyen bu şarkı, yıllardır ilk tanışmaların, ilk aşkların, ilk heyecanların milli şarkısı gibidir. Sökmen Baykara ise bu şarkının ne anlam ifade ettiğini en iyi bilenlerden birisi. Bir sohbetimiz sırasında şarkının gerçek öyküsünü anlatmıştı:
Emel Aktuğ, yıllar önce bir sohbet sırasında, “Sökmen, sen İzmir’de hangi lisede okudun” diye sormuş. Baykara, Namık Kemal Lisesi’nde deyip, öğretmenlerinin isimlerini sayarken, edebiyat derslerine giren Fuat Edip Baskı’nın da adını söyleyince, rahmetli Emel Abla gülerek karşılık vermiş.
“Yahu biliyor musun, Fuat Edip benim için bir şiir yazdı” demiş. Tabii ardından da başından geçen o güzel hatırayı anlatmaya başlamış.

GÜZELYALI’DAKİ MAHCUP KIZ ONU DİLE DÜŞÜRDÜ

Bir bahar günü, Emel Aktuğ, okul arkadaşlarının da bulunduğu kalabalık bir grupla Güzelyalı sırtlarında pikniğe gitmiş. O sıralar Emel genç, güzel ve biraz da mahcup yapılı liseli bir öğrenci. Bir ara öğretmeni Fuat Edip Baskı‘yla göz göze gelmişler. O esnada Emel mahcubiyetten başını biraz öne eğmiş.
Bu güzellik ve mahcubiyetten çok etkilen Fuat Edip, daha sonra şöyle bir şiir yazmış: “Bir bahar akşamı rastladım size/ Sevinçli bir telaş içindeydiniz/ Uzaktan bakınca gözlerinize/ Neden başınızı öne eğdiniz...”
Şiiri okuyanlar çok beğenmişler. Bu arada öğretmenler arasında Selahattin Pınar’ı tanıyanlar varmış ki şiiri ona vermişler. Selahattin Pınar da bu şiire kayıtsız kalmayıp, bestelemiş. Tabii hocanın yazdığı bu şiir, ünlü bestekar tarafından bestelenince de dilden dile dolaşmaya başlamış. O yıllar herkes de Fuat Edip Baksı’nın bu şiiri bir öğrencisine yazdığını anlamış.
Şarkı ve dedikodusu dilden dile dolaşınca da, Edip Baskı bir şiir daha yazmış. “Dile düştüm dile senin yüzünden.” Bu şiiri de yine üstat Selahattin Pınar tarafından bestelenmiş.
Bunları niye mi anlattım. Eski söz yazarlarının üslubuna bir bakın ve ne kadar naif, ne kadar duygu yüklü şiirler yazdığını görürsünüz. Şimdikiler öyle mi? Her türlü argo, küfür ve şiddet almış başını gidiyor.

ANKARA’NIN İMAJINI BOZUYORLAR

Birçok kişi gibi, uzun süredir sanat dünyasındaki Ankara imajından rahatsızım. Daha doğrusu birçok Başkentli gibi çok öfkeliyim. Nedeni ise Ankara Havaları üzerine yazılan müstehcen türküler ve adının önüne Ankaralı lakabı koyarak parçalar yapan bazı kişiler. Bir yerde pavyon kültürüyle hareket eden bu insanlar, Ankara kültürünü yozlaştırırken, imajını da fena halde zedeliyorlar.
Çok değil, bundan kısa bir süre öncesine kadar Ankaralı sanatçı dendiği zaman ayrı bir köşeye konurdu. Yaptıkları müziğe ve yarattıkları bestelere büyük saygı gösterilir, isimleri neonların en üstüne yazılırdı. Gerek müzik, gerekse sinema dalında kalitenin birer temsilcileri olarak görülürlerdi.
Şöyle bir hatırlamak gerekirse; Kayahan, Füsun Önal, Atilla Özdemiroğlu, Muazzez Abacı, Emel Sayın, Seçil Heper, Erol Pekcan, İlhan Feyman, Zerrin Özer, Sibel Egemen, Nükhet Duru, Alpay, Belkıs Akkale, Arif Sağ, Kamil Sönmez, Seçil Heper, Ela Altın, Zekai Tunca, Nurhan Damcıoğlu bu ülkenin her türdeki müziğine damgasını vurmuş aklıma ilk gelen Ankara çıkışlı isimlerdi. Opera sanatçısı Ayhan Baran, piyanist İdil Biret, bestekarlar Şekip Ayhan Özışık ile Muammer Sun ise klasiğin vazgeçilmezleri arasındaydı.

YAKACAKSIN SOBAYI GÖRECEKSİN POMPAYI

Ve geliyoruz bu günlere... Ankaralı dendiği zaman akla Ankaralı Turgut, Namık, Aysel gibi isimler geliyor. Tüm ülkenin beynine kazınan “Ankara Rüzgarı” şarkısının yerine de hilkat garibesi sözlerden oluşan şu şarkılar geçiyor. “Yakacaksın sobayı, saat beşe gelince de göreceksin pompayı”, “Arabada 5, evde 15, hoşuma da giderse, bedave!”, “Tren gelir düttürür, düdüğünü öttürür, zamanın kızları bir sakıza öptürür”, “Ata vurdum belleme, gir koynuma terleme, her yanım senin olsun, uçkurumu elleme”
İşte bu yozlaşmaya ve dolayısıyla da Başkent imajının zedelenmesine şiddetle karşı çıkıyorum. O eskinin kalitesini özlemle anarken de, pavyon kültürünün ve popüler arabeskin Cumhuriyetin başkentine hiç yakışmadığını söylüyorum. Haksız mıyım?
Yazarın Tüm Yazıları