"Ayşe Arman" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayşe Arman" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ayşe Arman

Kocamın “daimi metresi”yim, eş yerine metres olmayı seçtim

7 saat uçtum onunla röportaj yapabilmek için. 1 saat görüştüm. 7 saat geri uçtum.<br><br>Ama değdi. Arielle Dombasle’yi tanımış olmak beni mutlu etti. Bana acayip gaz verdi.

O andan itibaren, evde sevgilim başka bir ben tanıyor. “N’oldu sana?” diyor.
Kadında ne ararsanız var; cesaret, ufuk, güzellik, estetik, asalet, kabiliyet, espri yeteneği, hız, zeka, seksapel, özgüven, alçakgönüllük... Dünyanın çeşitli yerlerinde bir sürü evleri olmasına rağmen, bu aralar Otel Rafael’de yaşamayı tercih ediyorlar. Hayatın bütün çelişkilerini içinde barındıran bir kadın. Asil bir aileden geliyor, resmen mavi kan, ama bir müthiş bir serseri. Operada arya da söylüyor, Crazy Horse’da topless gösteri de yapıyor. En sevdiği şeylerden biri meydan okumak, “vasat”a, “sıradanlığa.” “Hem erotik hem saygın nasıl olunur”un canlı kanıtı. Hakikaten tanınması gereken bir kadın. Bütün ilgilerin üzerinde olmasının bir nedeni de BHL ile evli olması. Üç harfli filozof, modern /images/100/0x0/55eb090bf018fbb8f8a6cb35zamanların en ünlülerinden biri: Bernard Henri Levy. Yazar, düşünür, entelektüel. Kendini onun “daimi metres”i olarak tanımlıyor. Biz buluştuğumuzda Carla Bruni’yle birlikte gittiği bir cenazeden dönüyordu. Zarif ve şıktı boynundaki Louis Vuitton eşarbıyla. Şimdi sıkı durun, Türkiye’ye geliyor. Türkler, İstanbul ve Bodrum onu heyecanlandırıyor. Haziran’da Maça Kızı’nda onu dinleyebileceğiz. Bu yıl hem Garanti Shop and Miles’ın hem de Maça Kızı’nın 10. yıldönümü. Shop and Miles farklı, yaratıcı bir kart ve kendisine “cuk” oturan müthiş bir isim bulmuş. Ancak onlar Arielle Dombasile’yi getirebilirdi, tebrik ediyorum.

Yaşasın, sonunda sizinle tanıştım! Müziğinizi seviyorum, görüntünüzü seviyorum, ama galiba en çok kişiliğinizi seviyorum. Hatta bayılıyorum. Kesinlikle benim kahramanımsınız...
- Ooo senden korkulur! Neler söylüyorsun, beni şımartıyorsun!

Yok yok, insan, özelliklerinizi yan yana dizince gerçekten “Aman Allah’ım!” oluyor...
- Abartıyorsun...

Dansçı, balerin, şarkıcı, aktrist, besteci, tiyatro ve sinema oyuncusu, yazar, entelektüel, akıl hocası, yönetmen, 3 altın, 2 platin plak sahibi... Brigitte Bardot sizi olmayan kızı ilan ediyor, New York Times, “Eyfel Kulesi’nden daha Parisli” diyor ve ben abartıyorum öyle mi?
- Biraz da şans meselesi tabii. Tanrı’nın şanslı kullarından biriyim. Çocukluğum sanatçılar, yazarlar, müzisyenler ve dansçılar arasında geçti. Connecticut’da doğdum ama büyükbabam Meksika’nın Fransız büyük- elçisiydi. Ben üç aylıkken Meksika’ya taşınmışız. Kendimi bildim bileli entelektüeller, anarşistler, marjinaller evimize geldi gitti. Hangi havayı soluduğunuz tabii ki çok önemli. O yüzden “Şanslıyım” diyorum. Ben de “Bu insanlardan ne kapabilirim, ne öğrenebilirim?” diye kulaklarını ve gözlerini kocaman açmış küçük bir kediyim...

Peki ne kaptınız?
- Çok erken yaşta, bu hayatta en özgür insanların sanatçılar olduğunu anladım. Yolum belliydi. Ben de o kabilenin üyesi olacaktım. Derdim, dünyaya kendimi istediğim gibi ifade edebilmekti.

Ettiğinize hiç şüphe yok da... Bir sürü yeteneğin aynı insanda toplanmış olması biraz “sinir” değil mi?
- Öyle değil aslında. Ben ilgimi çeken her şeyi denerim, yaparım, korkmam. O yüzden belki bir sürü şeyi yapabiliyormuşum gibi geliyor. 6-7 yaşında baleye başladım, 15 yıl klasik bale eğitimi aldım. Müzik zaten hep hayatımın bir parçasıydı. Sesim de iyiydi. Babam, arkeoloji okumuş bir sanat tarihçisiydi aynı zamanda antika koleksiyoncusuydu. Ama bana sorarsan, şahane bir maceraperestti. Ve çok yakışıklıydı. Etkileyemeyeceği kadın yoktu.

Mutlu bir çocukluk mu?
- Evet çok.

Annenizi 11 yaşında kaybetmişsiniz...
- O işte hayatımın trajedisi! Çok uzun yıllar annemin olmadığını kimseye söylemedim, bir şekilde unutmak istedim bu acıyı. Ama yapacak bir şey yok. Bunun kaderim olduğuna inanmam ve hayata devam etmem gerekiyordu. Öyle yaptım. O günden beri annemin izini sürerim, bütün kadınlarda annemden bir şey görürüm. Ona ait parçaları, farklı farklı kadınlarda keşfetmek bana hem mutluluk hem hüzün verir.

Paris?/images/100/0x0/55eb090bf018fbb8f8a6cb37
- 18 yaşında geldim. Dans okulu, müzik okulu... Vuruldum tabii. Ve gerisi geldi işte...

Siz aynı zamanda bu yüzyılın en önemli filozoflarından biriyle Bernard Henri Levy (BHL) ile aşk yaşıyorsunuz. Yani sadece sanat hayatınızda değil, özel hayatınızda da başarılısınız. Sinir bir durum derken, kastettiğim buydu. Fazla kusursuz bir görüntü. Bu yüzden sizi hem çok seven var, hem de nefret eden...
- Nefret etmiyorlardır da, onlara “uzaylı” gibi geliyorumdur. Mükemmelliğe gelince, değilim. Sadece benim içimde bir sürü kız çocuğu var, farklı kişiliği ve yeteneği olan. İnsanlar bana sevecen davranıyor. Geçen gün dükkanda bir büyükanne ve torun gördüm, bana bakıp ağlamaya başladılar. Paniğe kapıldım “N’oldu?” diye, heyecandanmış, çok sevinmişler.

“BHL ile evliyim yerine BHL’ye aşığım” demeyi tercih ediyorsunuz...
- Evet, özellikle öyle yapıyorum.

Fransız halkı, kafayı iki ilişkiye takmış durumda. Bir sizinki, bir de Sarkozy ile Carla Bruni’ninki. Hele sizin, sevgilinizle 17 yıldır tutkuyu nasıl koruyabildiğiniz büyük merak konusu? Sırrı nedir? Var mı?
- Bilmem, bir formülü yok. Sadece her gün yeni bir gün. Hep kendi içinde minik hayatlar. Hiçbir vaat yok. “Ama sen öyle demiştin...” yok. Her gün, her şey yeniden başlıyor. Her an, her şey olabilir. Garanti yok. Gelecek yok, o “an” var. O zaman işte, o “an”a yapışıyorsun, alabileceğin zevkin en fazlasını almaya ve vermeye çalışıyorsun.

BHL, sizin hayatınızın anlamı mı?
- Kesinlikle. Ben aşka düşmüş bir kadınım.

Ve hâlâ o aşk denizinde yüzüyor musunuz?
- Tabii. Çok şanslıyım ki öyle. Sonsuza kadar yüzmek isterim ama yarın olmayabilir. Ona göre davranıyorum. Ben hayatın kısa olduğunu, sevdiklerimizin avuçlarımızın arasından kayabileceğini çok erken öğrendim. Annemle...

Siz BHL’nin “daimi metresi” misiniz?
- Nereden öğrendin böyle dediğimi?

Bir yerde okudum ve çok hoşuma gitti...
- Bu benim bilinçli seçimim, “eş” olmak istemedim. Ben insanları çift olarak da görmem. O tek, ben tekim. İstediğimiz için bir aradayız.

“Metres” olmak mı, “eş” olmak mı daha iyi?
- Baştan çıkarmanın ilmini metresler bilir, eşler değil...
(O arada bana soruyor: Evli miyim, hayatımda biri var mı? “Evliyim” diyorum, kocama sevgilim diye hitap ettiğimi anlatıyorum ve onun peşinden 6 yıl önce Dubai’ye gittiğimi söylüyorum, “Hayatının hareketini yapmışsın. Çok romantik. Tebrikler” diyor. Arielle Dombasle de beni onayladı ya, artık sırtım yere gelmez!)

Eş-metres farkına dönelim...
- “Metres”, tehlikede yaşar, tutkuda yaşar. Kimse umurunda değildir, sınırları aşar. Yarını yoktur. O gün var, o öğleden sonra, o akşamüzeri, o gece. Sadece dakikalar var. Hep kısıtlı zamanlar. Bu tabii, müthiş bir adrenalin. Zaten metresle sevgilisinin heyecan ve cinsel çekim dışında bir bağlılıkları da yok. Esas olan heyecan. Aslında hayatta bizi diri kılan da heyecan....

Vayyy filozof gibi konuşmaya başladınız! Öyle mi oluyor bir filozofla aşk yaşayınca?
- (Gülüyor) Bana herkes “Delisin!” filan diyor ama umurumda değil, benim gerçekten tek inandığım şey heyecan. Şu hayatta kalbimin hızlı atmadığı hiçbir şeyi yapmak istemiyorum. Sana da tavsiyem: Kalbinin ritmini dinle. Eğer daha hızlı atıyorsa, tamamdır. O zaman işte yaşadığını hissediyorsun. Ötekine “yaşamak” denmiyor. Ben sırf bu yüzden bir sürü alana daldım, onu da yaptım, bunu da. Bana “marjinal” dediler, “Bu da yapılır mı?” dediler ama beni heyecanlandırdı, benim için sanattı, onların ne dediği umurumda bile değildi.

Peki madem metres olmak bu kadar şahane, neden 7 yıllık gizli aşkınızla evlendiniz?
- E tabii ben de bir kadınım, kadın dediğin içinde çelişki barındırır. Hem “daimi metres” olarak kalmak istiyorum hem de aşık olduğum erkeğe bütün insanların önünde “Seni sonsuza kadar seveceğim ve sana bağlı kalacağım!” demek istiyorum. Müthiş bir andı. Ama nikah, imza bir şeyi değiştirmiyor, yarını bilemem.

İnsanları şoke eden bir sürü şey yaptınız. Peki o erotik pozları çektirirken ya da Crazy Horse’da memeleriniz açıkta dans ederken, “Yanlış anlarlar” demediniz mi? Tereddüt etmediniz mi? Benim ülkemde hemen “orospu” derler insana. Tamam kültür farkı da var ama yine de sizi hiç mi korkutmuyor bu tür şeyler...
- Ben profesyonel bir dansçıyım, benim için sanat bu. Yunan mitolojisinden beri var çıplaklık. Ve çıplaklık, sanatın her alanında var. Carzy Horse’tan teklif gelince, benden bekleneni biliyordum. Muhteşem, dünya çapında bir gösteriden söz ediyoruz, dünyanın en iyi dansçıları orada, olağanüstü bir şey. O havayı solumak istedim. Ayrıca bu benim doğam, ben savaşçıyım, “genel geçer”le, “vasat”la savaşmalıyım. Sınırları zorlamalıyım. Özgür olmalıyım.

“Bunları yaparsam beni ciddiye almazlar” gibi bir endişeniz...
- Hayır. Hiç.

İnsan hem “erotik” hem “saygın” olabilir mi?
- Elbette. Benim arkamda ciddi bir kariyer var. Ürettiğim bir sürü şey var. Yaptığım müzik, besteler, aldığım ödüller, oynadığım filmler, oyunlar... Koskoca bir tarih. Ben sadece çıplaklıkla anılan biri değilim ki. Ve bir duruşum var benim, bir omurgam. Ama sizi onaylamayacak insanlar hep çıkacaktır. Müzik okulundaki bazı arkadaşlarıma kalsa, bugün yaptığım müzik bile felaket, onlara göre ben bu muhteşem sesimle operada kalmalıydım. Onunla yetinmedim, bir de sinema yaptım. Bana hep, “Delirdin mi sen?” dediler.

Siz ne cevap verdiniz?
- Ne cevabı? Vermedim. Onlara bir de laf mı anlatacağım? Ben istiyordum, yaptım. Çünkü beni heyecanlandırıyordu. Onlar beni operada görmek istiyor diye hep operada söyleyemem ki. Ayrıca eğlencenin ve hazzın peşinden koşmak da kötü değil. Onlar vasatlar, seni bir resmin içine tıkmak istiyorlar, çeşitli roller vermek istiyorlar. Tamam keyif alıyorsan yap, ama almıyorsan, niye onların olmanı istediği insan olasın?

Bizde “arzu nesnesi”yseniz pek saygı görmezsiniz. Kadınlar bile o kadınları, başka bir kategoride değerlendirir. Oysa, sizin müthiş estetik nü fotoğraflarınız var, pekala “arzu nesnesi”siniz aynı zamanda...
- Ben hep çıkıntıydım. Hep eksantrik dediler. “A bunu niye yapıyor?” dediler.

Kendinizi kabul ettirene kadar zorluk çektiniz yani...
- Kabul ettiler mi hâlâ bilmiyorum. Bazıları hiçbir zaman etmeyecektir. Ama bu, benim. Konserlerimde iki üç hayranımı gördüm mü, “Tamamdır” diyorum. Bu bile yeter.

Peki hem bir ülkenin “milli hazinesi” gibi algılanmak hem de memelerini açmak. Bu tezat değil mi?
- Yok değil.

Eşiniz hiç utanmaz mı sizden?
- Bilmem, bence zaman zaman utanıyordur. Ama ben, benim. Benim bu halimi de seviyor.

Kıskanır mı?
- Bence kesinlikle kıskanıyor. Ama hayat böyle bir şey değil mi? Kıskanırız ama bastırırız. Karşımızdakinin yaşam alanına girmemeye çalışırız, ona ve yaptıklarına saygı duyarız.

Ona soruyor musunuz, izin alıyor musunuz?
- Yok hayır. Ben onu şaşırtmak istiyorum. Onay filan almıyorum. Göğüslerimi açtığımı Crazy Horse’a izleyici olarak geldiğinde gördü. Çok hoşlanmadı. Çünkü o bir erkek, aynı zamanda da bir koca.

Evde tabaklar, bardaklar uçmuyor yani?
- Hayır. Ben kavga etmem. Tutkulu insanların kavgaları tehlikelidir, aklında olsun. İleri gidebilir, şiddete dönüşebilir. Crazy Horse’taki gösteriyi Vegas’ta yapmamı istediler. Kabul etmedim.

Neden?
- Paris gibi olmazdı. Orası başka bir yer. Müşterisi başka. Ben ticari mekanizmanın bir parçası olmak istemem. Bir kere iyiydi, yeterli.

Size, “Kendine gel!” (Behave!) filan der mi sevgiliniz?
- Seninki sana diyor mu? Benimki bana diyor. Ama ben onu hep şaşırtmaya devam etmek istiyorum. (Gülüyor.)

Çocuk yapmamaya nasıl karar verdiniz? Zor bir karar olsa gerek...
- Bu çözemediğim bir mesele. İçinden çıkamıyorum. Sorma yani. Galiba kader. Anne olmamak kaderimdi.

Pek sizin için “Sonsuz Lolita”, “Hiç büyümeyen Barbie” denmesine ne tepki veriyorsunuz?
- Gülüyorum insanların yakıştırdıkları bu sıfatlara. Bazen de sinir oluyorum, mooduma göre değişiyor.

Yaşı olmayan kadınlardansınız ama yine de sorayım: Yaşlanmaktan korkmuyor musunuz?
- Yok hayır. Yaşımı seviyorum. 52’yim. Kendimle, bedenimle çok barışığım. Estetik mestetik de istemem, büyükannem gibi küçük, güzel, kırış kırış yaşlı bir kadın olmak istiyorum.

Sizin ilişkiniz konusunda Fransızların gerçekten kafası karışık mı?
- Biraz öyle. Birbirine zıt iki insanın bir araya gelmesi onları şaşırtıyor.

Ben de sorayım o zaman, nasıl oldu da bir araya geldiniz?
- Ben Milano’da La Scala’da söylüyordum. Operanın çıkışında Bernard’la karşılaştım. Göz göze geldiğimiz an bitti. İlk görüşte aşk! Ama daha öncesi de var tabii, ben yıllar önce bir kitapçıda elime onun bir kitabın aldım, tanımıyorum, kitabı çevirip fotoğrafına baktım. İster inan, ister inanma, “İşte hayatımın sonuna kadar birlikte olacağım adam!” dedim.

Gerçekten mi?
- Evet. Onu defalarca konserime davet ettim. Ama ne yazık ki Bernard bana hiç yüz vermedi. Demek ki, baştan çıkması için zaman gerekti.

“Baştan çıkarmak”, “baştan çıkmak” sizin için neden bu kadar önemli?
- Çünkü esrarengiz ve büyüleyici bir şey. Manyetik bir alan gibi. Bir yere girdiğinizde gözleriniz insanların üzerinde dolaşır. Birinde durur. Neden? Bilmiyoruz. Gizemli bir durum söz konusu.

Siz, bir baştan çıkarıcı ve provokatör olarak anılmaktan hoşlanıyorsunuz değil mi?
- Evet ama bunu bilinçli yapmıyorum. Ben sadece içgüdülerimi ve iç sesimi dinliyorum. Baştan çıkarıcı olmak için özel bir çaba sarfetmiyorum...
X