"Melis Alphan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Melis Alphan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Melis Alphan

Klasiğe dönüş

Dünyada şu an fırtınalar estiren “Downton Abbey” dizisi hepimizi ortak paydada birleştiriyor: Moderniteden sıkıldık, geçtiğimiz yüzyılın değerlerine sığındık.

İki yıldır vakit ayırdığım dizileri düşünüyorum: Chuck, Gossip Girl, Mad Men, True Blood...
Bir “Downton Abbey” çıktı ve hepsinin pabucu dama...
İngiliz dizilerinin oldum olası hayranıyım. Jane Austen’ın “Aşk ve Yaşam”ının 50 tane TV uyarlaması olsa 50’sini de oturur izlerim. Hepsini de aynı zevkle, aynı şevkle...
Benim “Downton Abbey” tutkum belki bu merakımla izah edilebilir ama ya tüm dünyanınkine ne demeli?
Bu dizi yayınlanmaya başladığında The Guardian’ından Telegraph’ına tüm İngiliz gazetelerinde çarşaf çarşaf yer buldu.
Bununla da kalmadı, ABD’ye geçiş yaptığında okyanusötesini de müptelası haline getirdi. Uzun süre iTunes’da birinci sıraya oturdu.
L P Hartley’in “Geçmiş yabancı bir ülkedir. Orada her şeyi farklı yaparlar” sözü ne kadar geçerli bilmem ama bazen içinde bulunduğumuz dönem geçmişten daha yabancı geliyor bana. Yani, “Downton Abbey”yi sirkte hayvanları izler gibi izlemiyorum. “Orada her şeyi farklı yapsalar” da, günümüzün “bilgisayarına aşık kız” temalı bir filmine kıyasla, 100 yıl öncesinin dünyasıyla daha gerçek bir bağ kurabiliyorum.
İlişkiler eski moda, sınıfsal farklılıklar daha belirgin, roller fazlasıyla keskin olsa da...
Akıllı telefonlar, kağıt kıvamını bulan bilgisayarlar, üç boyutlu televizyonlar, Facebook’lar, Twitter’lar, tabletler derken...
Moderniteden sıkılıp kendimizi klasiğe verme yoluna gidiyoruz galiba.
Klasiklerde hayat görünürde daha sade. Örneğin “Downton Abbey”nin bir sahnesinde biri “Mutfakta ışığa ne gerek var?” diye soruyor.
O zamana göre ışık bile fazlalık. Oysa en basitinden ışık, en karmaşığından internet bugün bizim elimiz ayağımız gibi, onlarsız bir hayat düşünemiyoruz.
Peki o zaman “Downton Abbey”yi ya da eskisinden yeniden uyarlanan, bir köşkte yaşayanların hayatını anlatan “Upstairs Downstairs”i neden büyük bir iştahla izliyoruz? Jane Austen ve Charles Dickens romanları neden yok satıyor? Niye siyah beyaz filmlerin çuvalla DVD’si piyasada dolanıyor? Time dergisi nasıl oluyor da 10 yıldır hiçbir romancıyı kapak yapmaya değer bulmamışken 19’uncu yüzyıl klasik romancılarını hatırlatan Jonathan Franzen’ı kapağına taşıyor?
Bizim topraklara gelelim. Yayınevleri neden yine yeni yeniden Refik Halit Karay’ın, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın eserlerini setler halinde basıyor, Can Yayınları büyük klasikleri okurla yeniden buluşturuyor? Türk televizyonlarında son birkaç yıldır neden eski klasiklerden uyarlanan dizileri izlemek için ekrana kilitleniyoruz?
Cevap bu sorularda gizli aslında. Eskiyi anlatan yapımlar sade görünümlerinin ardında olabildiğine karmaşık. Çünkü tamamen insan odaklılar. Duygular, ilişkiler, karakterler sonuna kadar irdeleniyor.
Bilmediğimiz egzotik yerlerde geçen teknolojik romanlardaki gibi değil, 19’uncu yüzyıl romanlarında olduğu gibi...
Teknoloji bizi insandan o kadar uzaklaştırdı ki uzaklaştığımız o değerleri yeniden istiyoruz.
Bandı geri sarmanın mümkün olmadığını bildiğimiz için de...
En azından filmler ve kitaplarla geçmişe özlemi gidermeye çalışıyoruz.

“Downton Abbey”nin Türk diplomatı

Downton Abbey’de patlayan en büyük skandalın başrolünde bir Türk var. Türk diplomat Kemal Pamuk. İhtimal o ki karakterin ismi Orhan Pamuk’tan ilham alınarak kurgulanmış. Pamuk yazarın soyadından, Kemal ise “Masumiyet Müzesi”nin karakterinden...
Dizide evin büyük kızına, iyi bir kısmet gözüyle bakılan genç bir İngiliz adamın Türk arkadaşıyla ziyarete geleceği söylendiğinde, kız Türk mürk diye bir küçümsemeye gidiyor. Ama bir yandan da aristokratlığın verdiği burnu büyüklükle neyi küçümsemiyor ki o? Nitekim Kemal Pamuk’u gördüğünde kızın ayakları yerden kesiliyor.
Pamuk birkaç saat içinde onu baştan çıkarıyor.
Baştan çıkarması işten değil; karakterimiz rüştünü ispatlamış, yakışıklı, karizmatik...
Kemal Pamuk, ıngiliz aristokratlarla eşit bir karakter olarak karşımıza çıkıyor.
Hatta baştan çıkarılan kız “Ailem kesinlikle bu ilişkiye onay vermez” derken atılıp “Benimkiler de öyle, merak etme” diyerek kızı bozması bile bunun göstergesi.
X