Gündem Haberleri

GÜNDEM

    KIZILAY'DA BİR YOKLAMA VAKTİ Ankara, Türkiye'nin hükümet konağıdır. Türkiye haritasına bakın, şehir memleketin ortasında bütün yolların birleştiği bir

    Hürriyet Haber
    15.12.2000 - 00:00 | Son Güncelleme: 15.12.2000 - 00:01

    KIZILAY'DA BİR YOKLAMA VAKTİ Ankara, Türkiye'nin hükümet konağıdır. Türkiye haritasına bakın, şehir memleketin ortasında bütün yolların birleştiği bir yerde durmaktadır. Bu Ankara'nın coğrafî konumundan kaynaklanmaz sadece. Şehrin payitahtlığını yaptığı cumhuriyetin merkeziyetçi özelliğini de gösterir. Benzeri bir örnek Fransa'dır. Fransa ve İsviçre karayolları haritalarına bakın, bir yanda bir güneşten etrafa yayılan ışıklar diğer yanda bir kafes görürsünüz. Fransa'da bütün yollar Paris'e çıkar, Ankara'da ise Kızılay'a. Kızılay kavşağı, ismini burada bulunan Kızılay binasından alıyor. Şimdiki bina oldukça yeni. Ancak onun yerinde daha önce daha mütevazı bir yapı vardı. Bu da Ankara'daki çoğu yapı gibi yıkıldı yerine yenisi yapıldı. Burası Ankara'da doğudan batıya, batıdan doğuya giden bütün otobüslerin, yeraltında da bir haç şeklinde birleşen Metro ile Ankaray'ın buluştuğu bir noktadır. Gün içinde binlerce şehirli günde en az bir kez buradaki binaların gölgesinden geçer, günlük şehir ibadetini yerine getirir. Kimliksiz binaların gri cephelerinin önünden geçer, işlerine, alışverişlerine bakarlar. Baktıkları başka bir şey de yoktur. Çünkü çevrede insanın kafasını kaldırıp seyretmesini gerektirecek hiçbir şey yoktur. Onun için Ankaralı aslında kafası önde yürüyen adamdır. Bundan dolayı diğer şehirlilerin yanında çok daha uysal görünür, boyun eğmiştir, doğru, ama eğmemesi için bir neden yoktur. Ankara'da özel ulaşım otobüslerinin çoğu, en batıdan en doğuya, en kuzeyden en güneye diye ifade edilebilecek güzergahlarda ring yaparlar. Keçiören'den Çankaya'ya, Mamak'tan Söğütözüne'ne giden mavi otobüsler mutlaka Kızılay'dan geçerler. Alternatif güzergahlar oldukça azdır. Öğrenciler devamlı, düzenli yolculardır. Onların talepleri büyük kampüslerle çeşitli semtler arasında dolmuş, otobüs seferlerinin teşekkülünü zorlarlar. ODTÜ- Yukarı Ayrancı dolmuş güzergahı, yine ODTÜ- Keçiören otobüsü ve Gazi ile Ankara üniversitelerinin bazı bölümlerinin bulunduğu Beşevler'den Keçiören'e giden dolmuşlar bunlardır. Kızılay'a uğramayan bir başka dolmuş güzergahı Batıkent- Keçiören'dir. Bu da Batıkent'in hemen yanındaki sanayi bölgesi olan Ostim işçilerini Demetevler'e, Etlik'e, Keçiören'e taşır. Ama bunların dışında birbirine oldukça yakın semtler arasında toplu ulaşım yoktur. Mesela şehrin güneyindeki vadiler boyunca, yukarı doğru oluşan semtleri sayalım. Konya Yolu'nun Batı'sında Çiğdem, Doğu'sunda Keklikpınarı, Öveçler, Sokullu, Dikmen, İlker (bu arada bir vadi var) Yukarı Ayrancı, Çankaya. Bütün bunlar güneye doğru tırmanan caddelerin çevrelerinde oluşmuş semtlerdir, hepsi de birbirine paraleldir. Ancak aralarında toplu taşım ulaşımı yoktur. Çiğdem'den Dikmen'e gitmek için Kızılay'a inip, Dikmen'e giden taşıtlardan birisine binmelisiniz. Bu birbirine daha yakın olan Dikmen'le, Yukarı Ayrancı için de geçerlidir.Şehrin bir çok semti yanyana ama uzak olmanın iletişimsizliği içindedir. Çünkü her biri, diğerinden bağımsız olarak merkeze bağlanmıştır. Elbette bu manzaranın geçerli nedenleri var. Ankara'da oturulan yer ile çalışılan yerin birbirinden ayrı olarak konuşlanması, bahsettiğimiz semtler arasında toplu taşım ulaşımını gerektirmiyor olabilir. Bu semtler arasında işlemesi düşünülen taşıtların, sadece birbirine gün gezmesine giden ev hanımlarına hizmet edeceği muhtemeldir. Bu hanımların toplu olarak taşınmasının şehir trafiğini rahatlatacak bir etkide bulunmayacağını söyleyebiliriz. Gerçi problemimiz şehir trafiği de değil. Yoğun yerleşimlerde trafik de yoğun olacaktır. Caddeleri ne kadar genişletirsen genişlet, arabalar daha fazlasını ister. Her açtığın yeni yol hemen dolar, trafiğe karşı verilen her ödün bir yenisini gerektirir. Farkındayım, şimdiye dek anlattıklarım, belediyenin trafik komisyonuna yazılmış bir raporun tatsız satırları olarak algılanabilir, amacım tabii ki "Ankara'nın trafik sorunları nelerdir?", "Nasıl çözüm bulabiliriz?" tarzında emekli albay yumurtaları üretmek değil, ancak "Şehir yollarının bu fiziki düzeni, Ankaralılar üzerinde nasıl bir etkiye sahip?" sorusunun spekülatif cevaplarını verebilmek ve okurla bu cevaplar üzerinde anlaşabilmek için böyle sıkıcı bir giriş zorunluydu. Kızılay merkezli ulaşımın sonucudur: Cebeci'deki okuluna giden Etlikli öğrenci, Kavaklıdere'deki işine giden Eryamanlı sekreter, Bakanlıklardaki odasına çabucak girmek ve çabucak iktidarın kılıcını kuşanmak için otobüse aceleyle binip, aceleyle inen memur burada karşılaşır. Akşamları işinden çıkanlar alışveriş yapmaya, aylaklık etmeye gelenlere burada karışır. Çevredeki kamu binalarından, askeri komutanlıklardan birdenbire çıkmaya başlayan servis araçları, sabırsız dolmuş şoförleri, müşteri kapmak için yolun sağını işgal eden umursamaz taksiciler, bunların arasında kalmış ve muhtemelen banka kredileriyle alınmış sivil araçlar telaşlı ve tatsız bir kalabalık oluşturur. Kızılay insanların meydanı değil, arabaların kavşağıdır. Servisleriyle, otobüsleriyle, arabalarıyla evlerine dönen memur kalabalığı meraksız ve yorgun gözlerle bu taşıtların buğulu camlarından dışarıyı seyrederler. Bütün bu kalabalık sanki her gün buraya uğramalıdır. Gri cepheli, simetrik yapılı devlet binaları sanki orada durmuş yoklama alırlar. Öğrenciler "buradayız" der, Güvenpark'ın çingene fahişeleri soluk pardösüleriyle bağırır: "biz de buradayız", Sevgililer, daha mekanı olmamış arkadaşlar, daha başka birileri hep burada buluşur. Gima'nın, Yeni Karamürsel'in, Vakko'nun önünde duran bir kalabalık, içinde beklediği yüzü bir an önce görmek umuduyla kaldırımlardan akan diğer kalabalığı seyreder. Eğer mevsimlerden yazsa Güvenparkın betondan dökme koltuklarında oturan emekliler de seslenir az sonra "buradayız". Birazdan çevredeki mağazaların tezgahtarları da çıkar, akşam düşünce Atatürk Bulvarı kaldırımlarına tezgah açan işportacılar da bağıracaktır: "Mağazanın yarı fiyatına polarlar burada", sattıkları mallarla birlikte, oradadır onlar da. Gri cepheli binaların yoklaması tamamlanmıştır. Kızılay'a devam etmeyen, bu binaların altından boyunlarını eğmeden geçen birkaç kişi vardır: aylaklar. Onların saatle belirlenmiş bir mesaileri yoktur, olsa bile okullarına da sürekli devam etmezler, onun için Kızılay'a düzenli gitmezler, gitseler bile yetişecekleri bir yer olmadığından ayaklarını sürüyerek ve çevrelerini seyrederek yürürler. Görecekleri farklı bir şey yoktur, diğer Ankaralıların boyun eğme edimi de buna eğiliminlerinden değil, başlarını kaldırdığında seyredecek bir şey olmayacağını bilmelerindendir. Ankara'nın vizyon olarak tekdüzeliği o kadar belirgindir ki, Güvenpark'taki fıskiyeler çalışmaya başladığında hemen bir kalabalık toplaşır başına. Bundandır "Yenişehir'de Bir Öğle Vakti" adlı romanında Sevgi Soysal, kitabın ve şehrin kahramanlarını Kızılay'da devrildi devrilecek bir kavak ağacının başında buluşturur. Mevhibe Hanım'ın mebus babasından kalma apartmanlarının önündeki kavağın kökü, yaşayacak genişlikte toprak bulamadığından çürümüştür; roman kahramanlarının bir şekilde içine karıştırdığı kalabalık da, sözkonusu kavağın itfaiye erleri tarafından devrilmesini seyretmektedir. Roman, Ankaralıların resmi geçididir. Büyük mağazada çalışan Ahmet, öğle tatilinde buluştuğu Şükran'la çevrede hızla çoğalan sandviçcilerden birinde beraber "Goralı" yerler. "Goralı" yani karışık. Romanın sonrası ise pek karışık değil. Ahmet, Şükran'la çalıştığı mağazanın deposuna iner, burada istediği olmaz, çıkarlar, mağazanın önünde açılışı bekleyen kalabalığın içinde Hatice Hanım'la çarpışır. Hatice Hanım, işi gücü mağazalardan en erken, en güzel, en ucuz alışverişi kendisine "hak" edinmiş bir kadındır. Mağazada dana kıyması bulamayınca "hak"kının yenmiş olduğunu düşünür, sonra gider bir avuç çay kaşığı çalar, eve dönerken yaya geçitinde ışığı beklemeden geçenleri polise şikayet eder, çünkü "hak"kının yendiğini düşünür. Karşıya geçtiğinde bir dilenciyi görür, aklı başından gider. "Bunlar artık Kızılay'ın göbeğine bile yerleştiler. Bu şehir iyice zıvanadan çıkmıştır artık. "Ankara caddelerine pırtıl insan görünmezdi bir zamanlar" dedi kendi kendine, düzen vardı eskiden, otorite vardı, asayiş vardı...." Bunları "kendi kendine" söylerken Hatice Hanım evsahibi Necip Bey'in verdiği selamı görmez. Necip Bey şapkasını sinirle başına takar. O Lozan'da okumuş (aslında okumamış, göl kenarındaki kahvelerde dört yıl oturmuştur.) bir mirasyedidir. Birazdan bankadaki parasını çektikten sonra da elindeki tek varlığı olarak bir katında Hatice hanımların oturduğu apartmanı kalacaktır. Necip Bey parasını babasıyla annesini Ankara'ya getirmekten pişman olan banka memuresi Mehtap'tan aldıktan sonra, "pikniğe" gider, adından belli bu "pre-fast-food" mekanında kendisini Lozan lokantalarından birinde sanmaktadır:"Şimdi tamamen yağsız bir bonfile istiyorum. Yalnız ızgaranın üzerinde fazla bırakıp özünü fazla kaçırmasınlar. Şöyle yarı kanlı olacak. Sonra haşlanmış patates..." Necip beyin bu hali, tavrı yan masada oturan Güngör'ü sinirlendirir. Güngör, küçüklüğünde mahallelerinde oturan Amerikalı askerlere yumurta boyamaktan, bir tür free-shop sahipliğine, ondan da antika satıcılığına terfi etmiş bir müteşebbis. Ne var ki yemeğin tadı Necip Bey'in değil nişanlısı Melahat'in yüzünden kaçacaktır. Melahat'in giysi seçiminden, garip sorularından sıkılır ve karısından boşanmak üzere mahkemeye gitmek için "piknik"ten çıkar. Burada biraz soluklanalım. Çünkü bana göre romanın asıl kahramanı olan kavak ağacı sahneye çıkıyor. Güngör, kavağın çevresinde oluşan meraklı kalabalıktan ve yolun kapanmasından mahkemeye yetişemeyeceğini düşünecek ilkönce, canı sıkılacak. Burada kalabalığın içinde profesör Salih'le karşılaşacak. Salih Bey, kavağın önünde durduğu apartmanın sahibi olan Mevhibe hanımın kocası. Aslında roman da bu ikisinin çocukları Doğan ve Olcay ile önce Doğan'ın dostu, sonra da Olcay'ın sevgilisi olan Ali'nin merkeze alındığı bir eser. Kurgu daha önceki paragrafta olduğu gibi sürer. Güngör kurallara uymaz mercedesine atlar mahkemeye gider, Salih beyse banyo takımı bakmak için Ulus'a gidecektir. Sonra karısı Mevhibe hanımı tanırız. Kızları Olcay, oğulları Doğan, onun arkadaşı Ali. Roman birkaç bölüm bu üçünün aralarındaki ilişkiler üzerinde devam eder. Doğanla Ali'nin arası Olcay yüzünden bozulacaktır. Kazıkiçi bostanlarında, Ali'nin evinde şekersiz içilen çayların tadı hepten kaçar. Nezarette karşılaştığı fahişe Aysel'e bile (ki o da birazdan devrilen kavağın yanından geçecektir) bu düzenin suçlarını anlatacak kadar duyarlı olan Ali, bir eylemden dolayı gözaltına alınır. Çıktığı gün Doğan'la aralarındaki soğukluğu konuşmak için "piknik"te buluşur, daha sonra Doğan'ın evden bir şey almak istemesi üzerine kavağın düşmesini seyreden kalabalığa karışırlar. Doğan burada çay kaşığı hırsızı Hatice hanıma çarpar. Bu arada Doğan'la Ali, aralarındaki tartışmayı bambaşka noktalara taşımışlardır. Doğan, Ali'ye kendi sınıfının kurallarından sıyrılabileceğini kanıtlamak için, kalabalığın içinde yankesicilik yapmak blöfünü gösterir. Seçtiği adam Lozan serserisi Ankara beyefendisi Necip Bey'dir. Ne var ki buna cesaret edemeyecek, Necip Bey'in bankadan henüz çıktığını hatırlarsak çok şey kaçıracaktır. Burada romanın dört kahramanı daha çıkar karşımıza. Fahişe Aysel, ayakkabı boyacısı Necmi, Sakarya Caddesi'nin delisi ve Mevhibe hanımların apartmanının kapıcısı Mevlüt. Bütün bunları biraraya getiren kapıcı Mevlüt'ün üstüne devrilecek olan bir kavak ağacıdır. Kendi hikayeleriyle "Yenişehir'de Bir Öğle Vakti" geçip giderler Kızılay'dan, bugün bütün Ankaralıların yaptığı gibi. Kavak kurbanı Mevlüt, çamaşırları sokağa asarak Mevhibe hanımı sinirlendiren karısı yüzünden sık sık işsizlik korkusuna kapılır. Kızılay'da kapıcılık bulunmaz nimettir ona göre. Kızılay'ın Ankara için neyi ifade ettiğini o söylesin: "Senin gibi sütü bozuk yüzünden dışarı edilmemin duacısıdır kaç gavur. Kızılay, bu Kızılay! Ama senin gibi köy ayısı, Kızılay ne, Cebeci ne, Yenimahalle ne, ne bilecek?" Mevlüt'ün üzerine devrilen belki de Kızılay'daki son kavaktı. Ama orası hala Cebeci'den, Yenimahalle'den farklıdır. Bu farkın tek nedeni Kızılay merkezde duruyor, iktidar da Kızılay'da. Şimdiyse oradaki mutsuz kalabalıklar ya Güvenpark'ın fıskiyelerini ya da Kızılay binasının tepesinden kendilerini aşağı devirmekle tehdit eden insancıkları seyrediyor. Bakalım bu kara şehrin tutunamayanları kimin üzerine "devrilecek"? Hakan KAYNAR - 15 Aralık 2000, Cuma
    Etiketler:

      EN ÇOK OKUNANLAR

        Sayfa Başı