GeriKitap Sanat ‘Zaferi övmeyin, savaşı sevmeyin’
Paylaş
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

‘Zaferi övmeyin, savaşı sevmeyin’

‘Zaferi övmeyin, savaşı sevmeyin’
Claudio Magris

İtalyan yazar, akademisyen ve eski senatör Claudio Magris’in ‘Davanın Reddine’si savaşın dehşetini, şiddetin bellekte bıraktığı izleri, ihanetin utancını, bilinçli unutkanlığın ikiyüzlülüğünü sergileyen etkileyici bir roman...

İlerlemiş yaşına rağmen yazmayı sürdüren ve ülkesinin en önemli yazarlarından biri olarak kabul gören Claudio Magris, 1939’da Trieste’de doğdu. Torino Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. 1994-96 yılları arasında İtalyan Senatosu’nda görev yaptı. 1986’da yayımlanan ‘Tuna Boyunca’ kitabıyla en büyük çağdaş İtalyan yazarlarından biri olarak kabul edildi. ‘Mikrokozmos’ kitabıyla 1997 yılında İtalya’nın en önemli edebiyat ödülü Strega’yı aldı. En son, 2016’da Franz Kafka Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü. Avrupa edebiyatına ve barışa katkılarından dolayı da çeşitli ödüller aldı, ayrıca 2007 yılında Nobel’e aday gösterildi. 2015’te yayımlanan ‘Davanın Reddine’ (Non luogo a procedere) romanı büyük ses getirdi, Corriere della Sera gazetesinin edebiyat eki tarafından yılın en iyi romanı, yılın en iyi yazarı ilan edildi.

BÖYLE BİR MÜZE NASIL TASARLANIR?
Müzenin ismi; ‘Eirene için Ares veya Arcana Belli. Barışın Gelmesi ve Tarihin Etkisizleştirilmesi için Geniş Kapsamlı Müze’...
Bütün hayatını bu müzeyi yaratmaya adayan yaşlı bir profesörün amacı, “Müzenin o ateş saçan nesnelerinin, tankların, topların ve diğer silahlarının sonuçta anlık, yanıltıcı imgeler, tedirgin edici ama sona ermiş bir rüyanın kâbusları, ölüm ve yıkımla başlayıp başta havaya uçurulan, parçalanan veya delik deşik olan insanların mutlu ve güler yüzlü haliyle sona eren, tersine gösterilen bir film olduğunu ortaya çıkarmak, ölümün, bütün ölümlerin hayattan sonra değil, önce geldiğini anlatmak...”

Denizaltılardan tutun da tanklara, uçaksavarlara, mızrak ve mancınıklara kadar -savaşın yüzyıllara yayılan tarihini yansıtan- eşyaları toplamaya II. Dünya Savaşı’ndan kısa bir süre sonra başlayan profesöre ilham veren, yaşadığı Trieste’nin uğradığı felaketler. Bu felaketler onun kişisel kaderini de etkilemiş.
Ölümü nedeniyle kendisinin tamamlayamadığı müze projesini şimdi Luisa Brooks adlı bir kadın yürütüyor. Triesteli Yahudi bir kadınla Trieste’yi Nazilerden kurtarmaya gelen Afrikalı-Amerikalı askerlerden oluşan tugayda görevli siyahi bir adamın kızı olan Lousia’nın hayatı da savaşla biçimlenmiş.
Luisa, devasa miktardaki karışık malzemeyi eski hipodrom yapısının çeşitli odalarına ve salonlarına yerleştirmeye, nesnelerin sıralamasını, monitörlerdeki ikonların kullanımını, müze içindeki seyrin ana temasını, Alaeddin’in lambasından fırlayan cinler gibi bu malzemelerden ortaya çıkan nesneleri ve hikâyeleri planlamaya çalışıyor. Ancak kafası sayısız soruyla dolu. Öyle ya, “Yangında ölçüsüz yaratıcısının yanı sıra malzemenin de büyük kısmının yanmış olmasına rağmen hâlâ ölçüsüz olan bu çılgın müzeyi nasıl düzenlemelidir” Luisa?

Aslında daha büyük sorun profesörün notlarını değerlendirmek. Zira sadece savaş aletlerini değil, savaş kurbanlarının kapatıldıkları hapishane duvarlarına kazıdıkları yazıları da toplamış profesör. Savaş sonrasında üstü örtülen savaş suçlarını, suçluların kimliklerini de ifşa eden bu yazılar Trieste’deki vahşetin konuşulmaya başlanmasını sağladığı için çok önemli.
Luisa, yangında çoğu yanmış notları toparlamaya çalışırken profesörün geçirdiği değişimi de fark edecektir.

HAKİKAT KENDİ BAŞINA VARDIR
Luisa’nın bir yandan eşyaları diğer yandan profesörün kişisel notlarını bir araya getirme, onları anlamlı bir bağlama yerleştirme çabası bir süre sonra kendi hikâyesiyle yer değiştirecek, hikâyeler hikâyelere açılacak. Okunması kolay hikâyeler sayılmaz. Profesörün şahit olduğu savaş kareleri, Yahudi toplumunun kayıpları, Afrika kökenli insanların maruz kaldığı zulüm, yazarın sakınmaksızın tasvir ettiği savaş, şiddet ve işkence sahneleri, cezasız kalan suçlar, muhbirler, öfke ve utanç damgasını vuruyor romana.
Claudio Magris romanın sonuna eklediği notta; “Bu kitabın isimsiz kahramanı için ben gerçekten yaşamış, son derece seçkin bir insandan, muhteşem ve taviz vermez, engin bir kültüre ve büyük tutkulara sahip bir Trieste’li olan Profesör Diego de Henriquez’den serbestçe ilham aldım” diyor. Ancak romanının biyografik olmadığını da eklemiş. Magris’in kurgusu bütün kurgulardan daha tuhaf, daha fantastik olan hakikatten ilham alıyor aslında. Her ne kadar tam olarak erişmek mümkün olmasa bile hakikatin düşüncelerimizden ve duygularımızdan bağımsız olarak kendi başına var olduğu fikriyatından hareketle -savaşın hakikatine yakınsayabilmek adına- Profesör Diego de Henriquez’in tamamlayamadığı müzeyi kurgu yoluyla inşa etmeye çalışıyor. Ve elbette edebiyatın malzemesiyle, yani sözcüklerle...

Aşka da yer veriyor... Ne var ki her bir savaş araç ve gerecinin yaptığı çağrışımlarla savaş alanlarından ya da gündelik hayattan hikayelere sıçrayan, anlatıcı kimliğinin sürekli yer değiştirdiği, bazen iç içe geçtiği romanda aşk ve ölüm sahneleri arasında sabit bir gerilim yakalamış Magris. Çeşitli silahların özelliklerini ve işlevlerini gösteren notlarla işe koyulan Luisa’nın bilinci de tetiklendiğinde Balkanlardaki Nazi katliamlarına, Afrikalı köle ticaretine, Karayipler’deki sömürgelere, aşiret savaşlarına, korsanlığa, Trieste’deki faşist katliamlara kadar yayılan anlatı çok zengin bir malzeme ile yoğrulmuş. Eklemek gerekiyor, malzemeler süs değil, Magris her bir malzemeyi edebiyatın malzemesiyle ve insani dramlarla birleştiriyor.

UNUTMAK İHANETTİR
Herodotes kitabının amacını, “Bu, Halikarnassos’lu Herodotos’un kamuya sunduğu bir araştırmadır. İnsanoğlunun yaptıkları zamanla unutulmasın” cümleleriyle açıklamıştı. Unutmamak, unutturmamak önemlidir ve tarih kadar edebiyatın da sorumluluğudur. ‘Davanın Reddine’ bu sorumluluğu taşıyan bir roman. İlk bölümde profesörün geçirdiği değişimden söz etmiştim. “Peki ama zavallı, hatta bazen mahcubiyet kaynağı olan bir deliyi bir adalet ve intikam meleği haline getiren o dönüşüm nasıl olmuştu?” Bu sorunun yanıtı profesörün yazdığı şu notlarda gizlidir; “Benim mücadele ettiğim unutma değil, unutmanın unutulması, unutulmak istenen -zorunda kalınan?- bir vahşeti unutmuş olmanın, unutmak istemenin, bilmek istememenin, bilememenin taksiratlı bilinçsizliği.”
Unutmak ihanettir. Katilleri, işkencecileri, hırsızları, gücünü kötüye kullananları, insanlık suçuna bulaşanları -bağışlamak demiyorum- unutmak, faillerle suç ortaklığı yapmak anlamına gelir. Magris, II. Dünya Savaşı sonrası Trieste’de kurulan yeni hayatın, hatta savaş galiplerinin dayattığı yeni düzenin böyle bir suç ortaklığına dayandığını savunuyor. Katiller kadar katillerin elini içtenlikle sıkanlar, sırtlarını sıvazlayanlar, onlar için yeni belgeler düzenleyenler ya da eski belgeleri imha edenler de suçludur. Bilmezlik hafifletici bir neden değil, ağırlaştırıcı bir unsur olmalıdır. Tıpkı romanın sonunda ‘masum’ işbirlikçilerden birinin söylediği gibi; “Ben de bir zanlıyım, öyle sayılmalıyım. İşbirliği yapıyorum, ama amacım cezamın hafifletilmesi değil. Ceza hafifletilemez, çünkü ceza yok. Cehennem bu zaten; genel af, yargılamadan önce bağışlanma, davanın reddine...”
‘Davanın Reddine’ hayatın, tarihin ve coğrafyanın çok derinden kazıldığı, sorgulayıcı, etkileyici, daha doğrusu rahatsız edici bir roman...

DAVANIN REDDİNE ‘Zaferi övmeyin, savaşı sevmeyin’
Claudio Magris
Çeviren: Leyla Tonguç Basmacı
Yapı Kredi Yayınları, 2018
320 sayfa, 26 TL.


Yorumları Göster
Yorumları Gizle