GeriKitap Sanat Tükeniş
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Tükeniş

Tükeniş

Antonio Lobo Antunes’i Türkçeye çevrilen ilk romanı gerek içerik gerek dil açısından eşsiz bir okuma deneyimine davet ediyor okuyucuyu. ‘Dünyanın Sonundaki Yer’, savaşa karşı bir itiraz, öfke ve acı dolu bir çığlık...

Antonio Lobo Antunes, 1942’de Yahudi bir ailenin çocuğu olarak Lizbon’da doğdu. Yedi yaşındayken yazar olmaya karar vermişti ama doktor babasının ısrarı üzerine tıp eğitimi gördü, psikiyatri konusunda uzmanlaştı. Eğitimini tamamladıktan sonra askere alındı ve 1972 yılında Portekiz Sömürge Savaşı’na katılmak üzere Afrika’ya yollandı. Angola’daki bir askeri hastanede görev yaparken savaşın büyük vahşetine tanıklık etmesi Antunes’i ‘ölüm’ ve ‘öteki’ meselesi üzerine düşünmeye yöneltti. 1973’te terhis oldu ama hayatı da altüst olmuştu. Yazmaya yoğunlaştı. Ve elbette romanlarının merkezinde Angola’daki savaş vardı. 1979’da ilk romanı ‘Filin Hafızası’nı yayımladı. Bu romanın başarısı Antunes’i cesaretlendirdi ve kariyerini art arda yazdığı romanlarla sürdürdü. Çok sayıda ödül sahibi Antunes, günümüzde yaşayan en büyük Portekizli yazar olarak gösteriliyor.

BİR GECE VAKTİ LİZBON’DA
Antunes’in ilk romanıyla aynı yıl içinde -1979’da- yayımlanan ikinci romanı ‘Dünyanın Sonundaki Yer’, yazarın Portekiz Sömürge Savaşı’na tanıklığının kurgulaştırılmış bir anlatısı. Aslında savaşta yaşamını yitiren Portekizli gençler ve Afrikalı direnişçiler için yazılmış bir ağıt.
Lizbon’da, bir barda, bir gece vakti başlıyor hikâye. Hikâye demem sözün gelişi; zira anlatıcı artık bir hikâyesi kalmamış, zihni geçmişin her anısının savaş anılarıyla karışarak bulanıklaştığı, belli ki tükenmiş, yalnız ve mutsuz bir adam. Barda, muhtemelen yeni tanıştığı bir kadınla sohbete başladığında geceyi yalnız geçirmemeyi, zihninde uğuldayan sesleri dindirmeyi planlıyor. Ama söze nereden başlasa dönüp dolaşıp yine oraya geliyor, sekiz yıl önce Angola’ya, dünyanın sonundaki yere yaptığı uğursuz yolculuğa. Çünkü anlatıcı “Şüphesiz başka bir yere, hangisine olduğunu tam olarak kestiremese de muhtemelen çok eskide kalmış, asla geri getiremeyeceği bir zamana ve mekâna ait...”
Anlatıcı, gece boyunca hiç susmadan anlatacak hikâyesini. Geçmişte yaşanmış ama sonlanmamış, anlatıcının zihninde hâlâ canlı ve rahatsız edici imgelerle sanki korkunç bir halüsinasyona dönüşmüş hikâye bir ‘Bosch tablosu’nu hatırlatıyor. Tablonun içine anlatıcının çocukluk hatıraları, ailesi, yakınları, öğrenciliği, karısı, kızları, Afrika’daki hayat manzaraları, Diktatör Salazar’ın işbirlikçileri, subayları, savaştan rant edinenler ve Portekiz ordusuna karşı direnen gerillalar serpiştirilmiş. Anlatıcının dışındaki cehennemi yansıtan bu tablonun atmosferi içsel cehennemi de yansıtıyor. Suçluluk duygusunu bir türlü atamıyor anlatıcı; yaralılara hayat verememenin ama hepsinden önemlisi içinde bulunduğu duruma isyan edememenin suçluluğu...

YAŞANMIŞLIK NASIL HİKÂYE EDİLİR?
Antunes’in yukarıda özetlenen biyografisi ile anlattığı hikâyenin örtüştüğü çok açık. Özel hayatı -evliliği, kızları, boşanması- da ‘Dünyanın Sonundaki Yer’in anlatıcı kahramanının özel hayatıyla birebir uyumlu. Kısacası okuduğumuz, bir yaşanmışlığın hikâyesi. Ne var ki bireysel yaşanmışlıkla siyasi ve toplumsal tarihi mükemmel bir kurguyla ve çarpıcı bir üslupla bir araya getirmiş. Kendi deneyiminden yola çıkıyor ve geç dönem sömürgecilik savaşının, aslında genel olarak silahlı çatışmaların akıl dışılığını ve bireysel hayatlara yaptığı yıkımı kuşatmak için hikâyeyi genişletiyor.
Antunes’in anlatısı elbette Portekizle, Angola’yla ve kendisinin/anlatıcısının travmasıyla sınırlı kalmıyor. Benzer travmalardan, bitip tükenmez sınır içi ve sınır dışı savaşlardan mustarip başka ülkeleri, bizim de dahil olduğumuz başka toplumları da kapsayan olaylar, olgular, duygular ve düşüncelerle zenginleşen/derinleşen ‘Dünyanın Sonundaki Yer’ savaş karşıtı edebiyatın çok özel bir örneği.

A’dan Z’ye uzanan romanın her bir bölümünde anlatıcının hayatının geçirdiği -kötüye doğru- değişimi ve Portekiz toplumunun pek çok açıdan nasıl bozulduğu yavaş yavaş anlatılmış. Ve her bölümün sonunda anlatıcı kendi bedeninin/varlığının dışından baktığında anlatı başka bir perspektif kazanıyor; “... Dünyanın Sonundaki Yer’e gidiyorduk, ocak sonlarıydı, yağmur yağıyordu ve ölüme gidiyorduk, ölüme gidiyorduk ve yağmur yağıyordu, yağıyordu, kamyonda şoförün yanındaki koltukta oturmuş, gözlerime inmiş bir bereyle, elimde bitmeyen titrek bir sigarayla ızdırabın acılı çıraklığına başlamıştım.” Anlatıcının zihninden, bilinçakışıyla anlatılan hikâyelerde zamanın doğrusallığı gözetil(e)mez. ‘Dünyanın Sonundaki Yer’de Antunes de zamanı ve mekânı paramparça etmiş. Geleneksel anlatının konforunu sunmuyor okuyucuya. Her bölümde bir zamandan bir zamana, bir mekândan bir mekâna dolaşıyoruz. Her bölüm içerisinde zaman ve mekan Portekiz ve Angola’yı, kişisel ve toplumsal tarih, anlatıcı ile tarihi figürleri birbirine bağlayacak şekilde ve bölümdeki ahlaki tema okuyucu tarafından emilinceye kadar genişliyor.
Antunes, keskin gözlemlerini bir şairin ustalığıyla yazıya dökerken siyaseten de hiçbir şeyi gözden kaçırmamış. Diktatör, hükümet, ordu ve faşist gruplar kadar askerleri Angola’ya götüren gemiyi uğurlayan Portekiz halkı da yazarın keskin eleştirisinden nasibini alıyor. Kuşkusuz ki böyle bir hesaplaşmayı/yüzleşmeyi dile getirmek övgüye değer ama bu romanın asıl önemi anlatının güzelliğini ve çarpıcılığını sağlayan dili ve üslubunda. Her cümleyi zarif bir dille, imgeler ve metaforlarla oluşturmuş Antunes. ‘Dünyanın Sonundaki Yer’, dilin zerafeti, imgelerin zenginliği ve metaforların çarpıcılığı ile katmanlı ve keyifli bir okuma vaat ediyor.

Tükeniş
DÜNYANIN SONUNDAKİ YER
Antonio Lobo Antunes
Çeviren: Duru Örs
Monokl, 2019
184 sayfa, 27 TL.

False
Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle