GeriKitap Sanat Tektaş Ağaoğlu’nun mirası
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Tektaş Ağaoğlu’nun mirası

Tektaş Ağaoğlu’nun mirası

Bu yıl içerisinde kaybettiğimiz Tektaş Ağaoğlu, ilk ve son romanı ’Liman’da uzak zamanlarda, bilinmeyen yerlerde geçen bir kıyamet hikâyesi anlatıyor. ‘Liman’ hakikat odaklı içeriği ve anlatım zenginliğiyle nev-i şahsına münhasır bir roman.

Tektaş Ağaoğlu, 1934 yılında İstanbul’da doğdu. Dedesi Azerbaycanlı Ahmet Agayef’in (Ağaoğlu) Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın, babası Azarbaycanlı Ahmet Agayef (Ağaoğlu) Demokrat Parti’nin kurucularındandı. Ankara Atatürk Lisesi’nin ardından İngiltere’de Oxford Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Sanat ve edebiyat kadar siyasetle de ilgiliydi. Ancak ailesinin muhafazakar çizgisini değil Marksizmi benimseyecek, 60’lı yıllarda Türkiye İşçi Partisi üyeliğiyle başlayan siyasi mücadelesini hayatı boyunca sürdürecekti. Bedelini de ödedi. Marks ve Engels’ten seçerek derlediği ‘Politika ve Felsefe’ kitabı nedeniyle 142. maddeden tutuklandı. 7.5 yıla hüküm giydi, beş ay tutuklu kaldı. Hakkında birçok tahkikat açıldı, 80’li yıllarda ülkesinden uzakta yaşamak zorunda kaldı.
Edebiyat hayatı çok erken yaşta, ‘Ölümden Hayata’ adlı öykü kitabı ile başlamıştı. Ne var ki 1956 yılında, henüz 22 yaşındayken yazdığı bu kitabını 2017 yılına kadar bir daha yayımlatmadığı gibi yeni öyküler de yazmadı. Buna karşılık çevirileriyle edebiyatımıza yaptığı katkılar unutulmazdır. Başta Şolohov’un ‘Durgun Akardı Don’u olmak üzere, Dickens’ten, Dostoyevski’den, Remarque’ten pek çok önemli eseri Türkçeye kazandıran Tektaş Ağaoğlu, resim ve heykel sanatçısı olarak da uluslararası bir üne sahipti.

“Şehirde yine kargaşa vardı” cümlesiyle açılıyor hikâye. Belirtilmeyen bir zamanda, adı verilmeyen bir liman kentindeyiz. Kargaşanın nedeni ansızın ortaya çıkan yabancılar; “Yüzleri kadar hal ve tavırları da görenleri hayli yadırgatan birileri. Deniz ve yağ, ip kokan, göğüsleri terli adamlar. Yağız çehreleri, uzamış saçları, bakımsız sakallarıyla uyumlu kaba dokunmuş boz cüppeli. Gözlerini devire devire bir acayip iddialı dil konuşuyorlar. (...) Durup durup, kısaltılan bir vakitten söz açarak, ‘Biz bildirmeye geldik, dinlemeyen helak olacak!’” diye ahkam kesiyorlar.

Liman kentinde sürüp giden düzeni tehdit eden yeni bir inancı vaaz eden yabancılar kısa zamanda kenti etkisi altına alıyor; “Denizden gelenler ne laf dinliyor, ne zordan anlıyor. Dilleri de yüzleri gibi gazaplı. Her gittikleri yerde halkı nasıl heyecana saldıkları anlatılıyor. Bir hayli de yandaş buldukları söyleniyor. Balıkçısı, hamalı, berberi, yaşı ilerlemiş sıradan konak kâhyası, kıyı bucak mahallelerin ebe kadınları, liman yöresinin sokak yosmalarıyla yakanın kıdemli muteber fahişeleri gözlerinin içine bakıyormuş. (...) Keramet sahibi olduklarına inananlar, herkesi de inandırmayı iş edinenler belirdi. (...) Eskiden hep susanlar şimdi konuşmaya doymaz oldu. Düne kadar sözü dinlenenler bugün dinlemeyi yeğliyor. Konuşan da ne dediğini kim dinliyor hiç aldırmadan konuşuyor. Kim kimden yana, ne için, farketmiyor.” Aklın tutulduğu, hurafelerle gerçeğin birbirine karıştığı, tedirginliğin hakim olduğu şehirde korkulu bir bekleyiş başlayacaktır...

DİL ŞÖLENİ
Tektaş Ağaoğlu’nun öykü kitabını yıllar önce sahaflarda bulup okumuştum. Bireye, bireyin çaresizliğine, duygu ve düşüncelerine odaklanan -olaysız- hikâyeler anlatıyordu. Eklemek gerekiyor, siyasi kimliğiyle tanınmasına rağmen babası Samet Ağaoğlu da iyi bir öykücüdür ve Tektaş Ağaoğlu’nun bu ilk hikâyeleri ile Samet Ağaoğlu’nun hikâyeleri benzerlik gösterir. Samet Ağaoğlu’nun insanın karanlık düşüncelerini deşen psikolojik derinlikli hikâyelerinde ise baba-oğul çatışması teması dikkat çekicidir.
Tektaş Ağaoğlu’nun bireyin iç dünyasını öne çıkaran hikâyelerinin aksine, ‘Liman’da dış dünya anlatımı öne çıkıyor. Bireyin yerini ise toplum almış, daha doğrusu kitle! Bunun nedeni romanda toplumsal histeriye dair bir hikâye anlatılması. Söylemeye gerek yok, Ağaoğlu’nun kadim zamanlara, uzak diyarlara yolculuğu biçimsel; ‘Liman’ alegorik bir roman. Kitlenin nasıl manipüle edildiğine, söylencelerin gücüne, cehaletin karanlığına, bireyin çaresizliğine değinen ve temalar aracılığıyla günümüzü hedefleyen Ağaoğlu, söz konusu temaları görünür hale getiren ayrıntılar ve hikâyeciklerle kurgulamış romanını. Mesela kâhinler, haberciler, kısmetçiler, falcılar, deliler, aylaklar, onlar aracılığıyla kulaktan kulağa yayılan söylenceler günümüz medyasının yaydığı haberlerden hiç de farklı değil. Tektaş Ağaoğlu, sosyalist bir aydın ve duyarlı bir sanatçı olarak hem siyasi ve felsefi görüşlerini yansıtmış romanına hem de estetik becerisini.

Romanın kurgusuna, parçalı yapısına, hikâyenin sonunun bağlanmamış olmasına ilişkin eleştiriler yapılabilir. Aslında bunların yanıtları verilebilir ama ‘Liman’ önce hakikat odaklı içeriği, ardından anlatım zenginliği ile kendisine yönelik eleştirileri zaten bertaraf edecek bir roman. Özellikle dilin güzelliği çarpıyor okuyucuyu. Giriş cümlesinden başlayarak sona kadar ayrıntı zenginliği sergileyen mükemmel tasvirlerle bu eski kente görsellik kazandırmış; evlere, sokaklara, meydanlara, insanlara, hayvanlara, doğa olaylarına... Belli ki resim ve heykel sanatındaki ustalığını entelektüel birikimiyle harmanlayıp yazıya yansıtmış, mükemmel tablolar çizmiş sözcüklerle...

Tektaş Ağaoğlu’nun mirası

LİMAN
Tektaş Ağaoğlu
Kırmızı Kedi Yayınları, 2018
160 sayfa, 15 TL.


Yorumları Göster
Yorumları Gizle