GeriKitap Sanat Tanıdığım grafikerler
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Tanıdığım grafikerler

Tanıdığım grafikerler

Kitapların, dergilerin kapaklarını, iç dizaynlarını ustaca oluşturan grafikerlerin adı nedense pek anılmaz. Ben dostum olan, beraber çalıştığım grafikerleri anmak istedim bu hafta.

Yazarlar, çevirmenler kadar önemlidir grafikerler. Çünkü bütün yayın organlarıyla ilk tanışmamızı, ona sempati ya da antipati duymamızı onlar sağlar. Bir kitabı elinize aldığınızda kapağın grafikerini merak eder misiniz? Kitabın iç düzeninin o içeriği daha iyi gösterdiğini, bize okuttuğunu fark eder misiniz? 

Kitap kapakları sergisine çok az rastladım. Oysa yayınevi yöneticileri kapak konusuna çok yoğunlaşırlar; vitrinde okurla teması sağlayan ilk unsur kapaktır. Eskilerden iki yayınevinin kapaklarını anımsarım: Biri Hüsamettin Bozok’un Yeditepe Yayınları, diğeri de Salim Şengil’in Dost Yayınları’nın kapakları. 

Tanıdığım iyi grafikerlerden biri Mengü Ertel’di. Grafikerliğinin yanı sıra tiyatro dekoru ile de ilgilenirdi. Güngör Dilmen’in ‘Deli Dumrul’ oyununun dekorunu da o yapmıştı. Önce Karaköy’deki, sonra da Ayazpaşa’daki bürosuna sıkça gelip giderdim. Kıyafetinin değişmez aksesuarı Karadeniz yeleğiydi. Gazeteye Vespa’sına binerek gelirdi, yapılı bir gövdenin altında, o motosiklet olduğundan daha da küçük görünürdü. Cumhuriyet gazetesine geliş nedenleri arasında hem bizimle olan dostluğu vardı hem de İlhan Selçuk’la olan akrabalığı. İlhan’ın kız kardeşi Ülfet ile evliydi.

Oğulları Murat Ertel de iyi bir müzisyen oldu, Baba Zula’yı kurdu. Hürriyet Gösteri’ye de birçok kapak çizmişti. Yapı Kredi Kültür Sanat Merkezi’nde ölümünün 10. yıldönümü anısına bir sergi düzenlenmişti. Bir diğer tanıdığım ve sevdiğim grafiker Sait Maden’di. İyi bir grafiker olduğu kadar iyi bir şair ve iyi bir çevirmendi. Çalışma düzeni bir kurallar toplamıydı. Babıâli Yokuşu’ndan aşağıya inerken sağdaki bir handaydı bürosu. Orası da uğradığım mekânlardan biriydi. Çalışma masasının başında iken mutlaka beyaz gömlek giyerdi. İşbaşında bile onu hiçbir zaman kravatsız görmedim. Saat 13.00’te bürosundan çıkar, Sirkeci’de yanlış anımsamıyorsam İstanbul Lokantası’nda yemeğini yer, sonra yokuşu çıkıp bürosuna dönerdi. Kapalı havalarda mutlaka yanında şemsiye taşırdı. Altın Kitaplar Yayınevi’ne geldiğinde ölçülü miktarda sigara içerdi. Sık sık saatine bakması dikkatimi çekmiş ve kendisine sormuştum neden diye. Meğer her saat başı bir sigara içtiği için saatine bakarmış. Yıllar sonra o da bir sergi açmıştı.

Yazımı onun ‘Ne Kalabilir Senden’ şiirinden dizelerle noktalıyorum:

“Ne kalabilir senden yüzünün çizgileri mi, / kurumuş bir yaprağın okunmaz çizgilerinde; / ne kalabilir senden, sesin mi, bir bilinmedik / ırmaktaki sazlar arasından yükselen, kuytu / kum yığınlarına, söyle, söyle ne var kalacak senden, / belleğinde kuşun ağacın suyun, kör bir sfenks / umursamazlığıyla kendi iç uzayına dalmış /  zamanın çevresinde eserken milyonlarca toz, / toz benzeri bütün geçmişler, bütün gelecekler?..”

Bir düzeltme:
Geçen haftaki yazımda geçen adlar konusunda aziz dostum, araştırmacı Turgut Kut bir düzeltme gönderdi. Teşekkür ederim. Mezarlığa gittiğini söylediğim kişi Şinasi Başeğmez’miş, mezar taşları ile ilgilenen ise Şinasi Akbatu.
False
Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle