GeriKitap Sanat Savaşın, nefretin ve şiddetin arkeolojisi
Paylaş
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Savaşın, nefretin ve şiddetin arkeolojisi

Savaşın, nefretin ve şiddetin arkeolojisi

Mathias Enard’a dünya çapında ün kazandıran ‘Mıntıka’, 500 sayfaya yayılan tek bir cümleyle yazılmış, Akdeniz coğrafyasının binlerce yıllık şiddet dolu tarihini barındıran olağanüstü bir roman. Homeros’un destanlarıyla Joyce’un ‘Ulysses’ini birleştirmiş Enard.

1972 doğumlu Fransız yazar Mathias Enard, liseyi bitirdiğinde sanat tarihi eğitimi almak istiyordu ve bu alanda çok prestijli bir okul olan Ecole du Louvre’a yazıldı. Burada geçirdiği yıllarda İslam sanat ve edebiyatına duyduğu ilgi onu Doğu Dilleri ve Medeniyetleri Enstitüsü’ne yöneltti. Eğitimini tamamladıktan sonra Ortadoğu’ya uzun konaklamalı bir dizi seyahat yaptı. Ve nihayet Barselona’ya yerleşerek Barcelona Özerk Üniversitesi’nde Arapça dersleri vermeye başladı. Edebiyat kariyerine 2003’te yayımlanan ‘La perfeciton du tidi’ ile başlayan Enard’ın edebiyat dünyasında fark edilmesini sağlayan çok sayıda dünya diline çevrilen ve ödül kazanan ‘Mıntıka’ (2008) romanı oldu. Enard son romanı ‘Boussole’ ile 2015 yılında Fransa’nın en önemli edebiyat ödülü Goncort’a layık görüldü.

DEMİRYOLU AĞLARI
2000’lerin başlarındayız... Francis Servain Mirkovic, Paris’ten Roma’ya doğru giden bir trende. Ancak gerçek ismini nicedir hiç kullanmamış. Şimdilerde Yvan Deroy’u benimsiyor. Belli ki karanlık bir geçmişi var anlatıcının. Hikâye ilerledikçe söz konusu geçmiş yavaş yavaş aydınlanıyor: Fransız bir baba ve Hırvat bir annenin çocuğu olarak doğmuş. Çağdaş tarihe duyduğu ilgiyle siyasal bilimler okumak niyetindeymiş. Ne var ki Yugoslavya’nın dağılması hayatını altüst etmiş. Hırvat milliyetçiliği onu Balkanlar’a sürüklemiş 1991’de. İki yıl savaşmış. Fransa’ya döndüğünde üniversiteyi tamamlamış ve istihbarat örgütüne kabul edilmiş. Ve 1995’te Arap dünyasına, servisteki kısaltmasıyla ‘Mıntıka’ya salıverilmiş. “Üçüncü dereceden dosyalama şefi sıfatıyla siftahı Cezayir cehenneminde yapmış.” Sonra Beyrut, Bağdat, Şam... “Cezayirliler Mısırlılar Filistinliler Afganlar Iraklılar 1996’dan bugüne kadar kaçı bizzat benim faaliyet mıntıkalarımda öldü hiçbir fikrim yok” diyecektir Mirkovic geçmişi hatırlarken. Tek bildiği savaş, şiddet, dehşet ve ölümdür. Ve o, Ölüler Krallığı’na kapatılmış bir hayalettir.

Sonunda bedeni olan boş kabuktan sıyrılabilmek için her şeyi terk etmiş, yanına sadece bir çanta alarak kendisini Roma’ya götürecek trene binmiştir, aklında cevaplaması zor bir soruyla: “Açık konuşalım, 1995’te kalaşnikofu çok daha incelikli ama aynı ölçüde etkili ölümcül aletlerle takas ettim, sonu cinayetlere, yıkılan hayatlara, (...) açığa çıkarılan sırlara varan insan avlarıyla, takiplerle, sorgular, ihbarlar, adam kaçırmalar, şantajlar, (...) tüm bunları ardımda bırakabilecek miyim...”
Özetlerken barındırdığı şiddete fazla değinmedim. Oysa romanın belki de en ayırt edici özelliği Akdeniz coğrafyasına yayılan binlerce yıllık şiddetin, özellikle 20. yüzyılın savaşlarının, Balkanlar’ı ve Arap dünyasını cehenneme çeviren çatışmaların dehşetini hikâyesine katabilmesinde. Bunu gerçekleştirmek için iyi bir kurgu yapmış, sırları başka bir hayata başlamak umuduyla yola çıkan adamın yanındaki çantaya yüklemiş. Bir nevi arkeologluk yaparak kaybolmuş, gömülmüş şeyleri kazıp eşelemiş ve büyük bir suç arşivi oluşturmuş; “Tüm bu resimler, isimler, ta benimkine kadar, o korkunç Bosna fotoğrafına kadar, (...) babamın işkence kareleri, Talat Paşa’ya gönderilen şifreli Osmanlı telgrafları, İspanyolların Valencia’daki toplu mezar listeleri, Şatilla’da katledilenler, Şam’daki bunak Alois Brunner’in kahkahaları da dahil olmak üzere...”
Truva’dan Kartaca’ya, Çanakkale’den İspanya İç Savaşı’na, II. Dünya Savaşı’na, Cezayir’den Bosna’ya, Irak’tan Suriye’ye kadar yayılan geniş bir tarih ve coğrafya, Ermeni tehcirinden Yahudi toplama kamplarına, Şabra ve Şatila’dan Saraybosna’ya kadar yayılan savaş suçlarının tarihini zengin ayrıntılarla sergiliyor Enard. Akdeniz’in dört bir yanına dağılan küçük hikâyeciklerle kurulmuş ‘Mıntıka’. Enard, tarih ve coğrafyayı Braudel’i hatırlatan bir canlılıkla, ayrıntı zenginliğiyle ve Homeric bir ihtişamla birleştirmiş.

MÜKEMMEL BİR ANLATI KURUYOR
Anlatıcının treni hızlanırken hikâye de ivme kazanıyor ve başlangıçta -alışkanlıklarımız nedeniyle zorluk çıkaran- okuma süreci tuhaf biçimde akıcı bir hal alıyor. Zorluğun bir nedeni anlatıyı -tarih ve coğrafyada- oradan oraya savuran imgelerin çokluğu ve kaotikliği. Diğer nedeni ise bütün hikâyenin -araya giren ‘alıntılanmış’ bir öykü dışında- tek bir nokta kullanılmadan, yani tek bir cümle ile yazılması. Elbette nokta gerektiren soluk alma anları var ama zeten Enard’ın niyeti ‘en uzun cümle’ rekoru kırmak değil. Enard, anlatıcının zihninin akışının, şiddet imgeleriyle oradan oraya savruluşlarının haritasını çıkarmak istemiş. Ve ‘Akdeniz mıntıkası’nın yıkıcı ve yaratıcı imkânlarının bir özeti olan hareket halindeki imgeyi yakalamayı... Dili sonuna kadar zorlayarak mükemmel bir anlatı kuruyor ki tam bu noktada böylesine güç bir metni hakkını vererek çeviren Ebru Erbaş’ı da kutlamak gerekir.
Malzemesini titizlikle kuşanmış Enard. Yakın tarihte gerçekleşen olayların tanıklıklarından, belgesellerden, tarihi anlatılardan, mitoloji ve destanlardan yararlanarak hikâyesini çok sağlam temellere oturtmuş. Ve anlattığı olayların cereyan ettiği topraklarda yaşamış ya da bir süreliğine ikâmet etmiş -Cervantes, Kavafis, Burroughs, Genet, Conrad, Joyce, Ezra Pound, Celine gibi- yazarlara ve eserlerine yaptığı göndermelerle anlatısını süslemiş.

Sadece göstermiyor, belgelemiyor; “Hiçbir uygarlık eseri yoktur ki aynı zamanda barbarlık eseri olmasın” sözünü doğrularcasına, savaşı, şiddeti, insanlık suçlarını, ‘Batı Uygarlığı’nı sorguluyor. İnsanların yüksek ideallerle süslediği kıyıcılığın tarihsel dökümünü yapan tarihi ve felsefi bir soruşturma diyebiliriz ‘Mıntıka’ için. Çatışmanın nerede, ne zaman, ne adına yapıldığı önemli değil, insanın insana acımasızlığı hep aynı kalıyor.
İnsanlığın çelişkilerini, yer değiştirmelerini, kültürel çatlaklarını ve tarihsel çerçeveleri aramak, göstermek ve çözmek istemiş Enard. Ancak edebiyat ve sanat bu çılgınlığa bir merhem olabilir mi? Sadece Türkiye’de ve yakın komşularında yıllardır dinmeyen savaşları, terör saldırılarını ve kıyımları düşündüğümüzde umutlar kırılıyor. Tam da anlatıcının ruh hali gibi;
“...nefretin ve savaşın harekete geçirdiği kaderler, hiç tatmadıysan ya da insanın intikam arzusuyla, bu kez de onların acı ve keder sırası gelsin diye düşmanına onun karısına çocuğuna el kaldırmasına sebep olan şiddetin, hıncın yakıcılığını unuttuysan nefreti anlamak zor, (...) zira bir çukurun içinde kafası kopmuş bir oğlan çocuğunun elinde oyuncağını sıkan yalnız bedenini görünce bizzat ben de ağladım, karnı haçla deşilmiş bir nine, işkenceden geçirilmiş gözü oyulmuş çekirge gibi benzinle yakılmış büzüşüp kalmış bir yoldaş, göz çukurları boş ve beyaz, cesedin kömürleşmiş kütlesi içinde neredeyse parıldıyorlar, bugün bile nabzımı hızlandıran, yumruklarımın sıkılmasına yol açan görüntüler...”

Savaşın, nefretin ve şiddetin arkeolojisi
MINTIKA
Mathias Enard
Çeviren: Ebru Erbaş
Can Yayınları, 2017
508 sayfa, 34 TL.


Yorumları Göster
Yorumları Gizle