GeriKitap Sanat Sanat ortamından herkesin birbirine destek olması gerekiyor
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Sanat ortamından herkesin birbirine destek olması gerekiyor

Sanat ortamından herkesin birbirine destek olması gerekiyor

Contemporary İstanbul, bu yıl ilk kez Fransız galerileri küratöryel bir sunumla bir araya geliyor. Galerileri ve eserleri bir araya getiren küratör Marc Olivier ile fuarın icra kurulu üyesi Hasan Bülent Kahraman Hürriyet Kitap Sanat için konuştu.

Neden ‘Excuse My French’ (Fransızcamı Bağışlayın) başlığını kullandınız? Şaka yollu bir deyiş mi bu yoksa daha derin anlamlar mı söz konusu?

Bu başlık kişisel bir hikâyeyle ilişkili: 2000-2006 yılları arasında New York’ta Swiss Institute’te direktörlük yaparken, sıklıkla Fransız sanatçılarla buluşur, tanışır ve onlara destek olmaya çalışır, bu vesileyle New York’taki küratörler, koleksiyonerler ve galericilerle de bir araya gelirdim. Sanatçılar bana genellikle şöyle derlerdi, “Marc Olivier çok teşekkür ederim ama sizden bir şey isteyebilir miyim? Lütfen bu insanlara benim Fransız olduğumu söylemeyin.” Ben de “Peki neden?” derdim. Haklılardı; bir farkındalıkla bunu söylüyorlardı. O zamanlar ‘Fransız sanatçı’ etiketi, ‘kurumsal’ olmakla eşdeğerdi. Özellikle 90’larda Fransa, sanatçılarına, uluslararası sanat ortamında yükselebilmeleri için kurumsal destek vermesiyle bilinirdi. Görünen o ki, bu pek işe yaramadı ve hatta sanatçılar için daha kötü oldu, çünkü uluslararası ortamda ‘kurumsal sanatçı’ olarak algılanmalarına neden oldu. Ben koleksiyoncular veya galericilerle konuşurken sanatçılar benden, ya kökenlerine dair hiçbir şey söylemememi ya da Belçikalı veya İsviçreli olduklarını söylememi rica ediyorlardı. ‘Excuse my French’ aynı zamanda ‘Excuse me I’m French’ (Fransız olduğum için özür dilerim) anlamına geliyor ve tabii ki ironi içeren bir başlık!

Fransa’nın çağdaş sanat ortamındaki rolünü ilgi çekici buluyorum. Diğer yandan da Fransa’daki kültür ve sanat çevreleri bu alana çok büyük katkılar verdi. Ama çağdaş sanat dünyasının dayanak noktası Anglo-Amerikan bölgeye doğru kaydı. Siz de aynı görüşü paylaşıyor musunuz ve Fransız sanat ortamını bu bağlamda nereye yerleştiriyorsunuz?

Fransa’daki durum, kökten değişti. 2006’da, yani yaklaşık 10 yıl önce değişti. Fransız sanatçıların uluslararası ortama girmesi, durumu bu yönde değiştirdi. Bunun ilginç bir vaka çalışması olabileceğini düşünüyorum. Mesela 90’larda, uluslararası sanat ortamında İsviçre, Almanya gibi ülkelerden pek çok sanatçıya rastlanır: New York, Chelsea’de birkaç galeri ziyaret edersiniz, İsviçreli, Alman sanatçıları çokça görürsünüz veya büyük bienallerde de çok sık rastlarsınız. Ne oldu peki? Onlar daha iyi sanatçılar mı? Sanmıyorum.

Her ülkede muhteşem sanatçılar var. Dünyaya tanıtılma şekilleri, uluslararası sanat ortamı içinde edindikleri fırsatlar diğerlerinden farklı. Benim de bağlamını iyi bildiğim İsviçre’ye bakarsanız örneğin, 80’lerde zaten uluslararası bir sanat ortamı çoktan oluşmuştu; uluslararası küratörler vardı, uluslararası kurumlar, sanat eleştirmenleri, uluslararası dergiler, galeriler ve koleksiyoncular vardı. Bu doğal şekilde oluşmuş uluslararası sanat ortamı, sanatçıların doğal olarak uluslararası ortamda varolmasını sağladı. Çünkü ekosistem yani sanat dünyası de facto uluslararasıydı.

Fransa da aslında ilginç bir örnektir, çünkü yüzyıllarca çok iyi sanatçılar çıkarmıştır; özellikle 19. ve 20. yüzyıllarda bu sanatçılar sanat dünyasını neredeyse yönetmişlerdir. Daha önce de söylediğim gibi bir biçimde bugün Fransız sanatçılar, uluslararası sanat ortamından kayboldular. Özellikle 80’lerde ve 90’larda. Peki ne oldu? O dönemin Fransa’sına bakarsak, hiç uluslararası küratör, sanat eleştirmeni, dergi, koleksiyoner, galeri veya kurum yoktu. Yani birkaç tane vardı ama bu çok istisnai bir durumdu. Ve bu sanat ortamı çok kendine odaklanmıştı, devlet destekli bölgesel bir sanat destekleme oluşumu olan FRAC sistemi söz konusuydu. Sanatçılar ve galericiler FRAC’a ve müzeye iş satabiliyordu ama bu kendi merkezi etrafında dönen bir sistemdi. Fransız sisteminin yavaş yavaş 2000-2005 civarında uluslararası olmaya başlaması ve büyümesi ile birdenbire uluslararası kurumlar, koleksiyonerler ortaya çıktı ve güçlendiler. Galeriler uluslararası sanat ortamında tanınmaya başladılar. Bazı sanatçılar da uluslararası sanat ortamında güçlü bir varlık göstermeye başladılar. Fransız sistemi uluslararası olmaya başladı ve sanatçılar da bu uluslararası ortam tarafından desteklenmeye başladılar.

Şimdi Fransız sanatçıları her yerde, her bienalde, her sanat fuarında görmeye başladık elbette. Bir Fransız sanat ortamı olup olmadığını düşünmüyoruz bile, dünyanın her yerinde her türden etkinliğin içine harmanlanmış durumdalar ve böylelikle herhangi bir uluslararası sanatçı ile aynı yaklaşımları, aynı eleştirel düşünceyi paylaşıyorlar ve bence bu muhteşem bir şey. Çünkü özellikle coğrafi sınırları düşünürsek, sanatta bunun bu şekilde olması çok önemli. Her sanatçı ortama tabii ki kendi kültüründen bir şeyler taşıyor ama sonuçta sanat evrensel bir dildir ve Fransız sanatçıların, diğer sanatçıların paylaşmadığı herhangi bir yaklaşımı bu ortama getireceğini sanmıyorum.

Tabii ki uluslararası sanat dünyası dediğimizde, haklısınız, Anglo-Amerikan sanat dünyasından bahsediyoruz. Çünkü öncelikle tabii ki herkes İngilizce konuşuyor, büyük merkezlerin hepsi ya New York’ta, ya Londra’da ya da Berlin’de, herkesin İngilizce konuştuğu bölgelerde yer alıyor. Ama bu, Amerikalı ya da Britanyalı sanatçılarla ilgili bir şey değil, buralara baktığınızda sanatçılar dünyanın her yerinden geliyorlar. Sanat etkinliklerine baktığınızda, bunların da sadece belirli merkezlerde gerçekleştiğini söyleyemeyiz. Örneğin, Buenos Aires’ten yeni geldim ve son 10 yılda sanat deneyiminin büyük bir değişim geçirdiğini görebiliyorsunuz; çok fazla yeni galeri ve kâr amacı gütmeyen kurum var, yeni sanatçılar ve canlı bir sanat ortamı var. Bunun herhangi bir büyük şehir için geçerli olduğunu düşünüyorum. Mesela Mumbai’de inanılmaz şeyler oluyor, Lagos mesela, muhteşem. Büyük merkezlerden bahsetmemizin nedeni, tabii ki pazarın orada oluşu ve bu da tabii büyük bir rol oynadıkları anlamına geliyor.

Sanat ekonomisinin son yıllarda zirve yaptığını söyleyebilirim. Hem kişisel hem de kurumsal düzeydeki çağdaş sanat koleksiyonerleri bu alana kaydadeğer bir yatırım yapıyorlar. CI’da küratörlüğünü yaptığınız sanatı da dikkate alırsak pazarın, sanatın parıldamasını sağlayan bir etkisi olduğunu düşünüyor musunuz?

Bunun çok aciliyet içeren bir soru olduğunu düşünüyorum, çok haklısınız. Sanat ekonomisinin ve pazarının önemi, sanat dünyasını epey şekillendiriyor. Ama nasıl? Tabii ki sanatın medyatikleşmesi, pazar tarafından desteklendi. Çünkü basın sayesinde, sanattan bahsederken daha basit bir dil kullanabilirsiniz; bir sanat yapıtının müzayedede 2 milyona satıldığını gördüğünüzde, yapıtı anlamak zorunda değilsinizdir, sadece belirli bir değeri olan bir nesnenin var olduğunu bilirsiniz. Yani, son 20 yılda, sanat yapıtının değerine ilişkin çok fazla medya iletişimi yapıldığını söyleyebiliriz. Gazeteyi açıp okuduğunuzda her şey, çok büyük paralara satışı yapılan sanat yapıtlarının değeriyle ilgilidir. Bu iyi bir şey mi? Bilemiyorum, ama çağdaş sanatın kültür alanındaki varlığını sürdürmek adına kendini tanıtma biçimine destek olmuştur, büyük müzelerin de daha fazla dikkat çekmesini sağlamıştır.

Yani pazarın çağdaş sanatı şekillendirdiğini söyleyebiliriz ama sadece bir yanıyla. Tabii bu gördüğümüz de ayın parlak tarafıdır; sanat fuarlarını görüyoruz, galeriler tarafından desteklenen, belirli bir izleyiciyi ve koleksiyonerleri hedefleyen büyük etkinlikleri görüyoruz ve bunun arkasında da pazar fikri vardır elbette. Bu yüzden sanat pazarının şekillendirici olduğunu söylemek kolay ama sadece bir yanıyla. Bu da herkesin bildiği yanıdır.

Daha da ilgi çekici olan ise diğer yanı. Bu yanı da aynı aktörlerin, aynı sanatçıların ürünüdür. Daha farklı türde bir iş üretirler ve araştırmalarının kalbindeki mesele çoğu zaman pazarın gözünden kaçar. Bu onların araştırması, eleştirel düşüncelerinin bir ifadesidir. Bu fikri daha iyi anlatabilmek için neredeyse 20 yıl önce okuduğum, Herzog de Meuron’la yapılan bir söyleşiden bahsetmek isterim: Basel’de yeni bir stadyum açılmaktadır ve gazeteci sorar: “Anlıyorum, en meşhur mimarlardan birisiniz ve o kadar çarpıcı bir mimarlığa imza atıyorsunuz ki bütün dünya bunu konuşuyor ama şimdi bir futbol stadı yapıyorsunuz ve ben bunu anlayamıyorum.” Mimar da şu meşhur yanıtı verir: “Evet, tüm bahsettiğiniz projeler haute-couture’dür (kişiye özel) ve bu stadyum projesi ise prêt-à-porter (hazır) bir mimaridir.” Bugün ben de sanat ortamıyla ilişkili olarak haute-couture ve prêt-à-porter fikri üstüne düşündüğümde, bu bana çok da kötü gelmiyor.

Sanatsal yaklaşımın içinde, sanat üretiminin kalbinde yer alan eleştirel düşünceyle güdülenmenin yanında pazar tarafından güdülenmenin de yer alması bir hile veya çelişki değildir. Üretimin bir parçası prêt-à-porter, küçük bir parçası ise couture’dür. Aradaki tek fark ise daha önce, 17. yüzyıl, 19. yüzyıl ve 20. yüzyılın çoğunda olup bitenlere bakarsak, couture koleksiyonu daha önemliydi ama bugün, koleksiyonerler ve kurumlardan gelen talebe bakılırsa prêt-à-porter daha fazla önem taşıyor ve bir sanatçının üretiminin %80-90’ını oluşturuyor ve bu üretimin sadece %20’si couture’den oluşuyor. Diğer dönemlere kıyasla bu çok büyük bir değişim, ama sanatçının arayışlarıyla büyük bir tezat da oluşturmuyor.

Uzun zamandır Türk sanat pazarıyla ilişkidesiniz. Bu yıl küratörlüğünü yaptığınız sanat yapıtları ile Türkiye’deki çağdaş sanat sahası arasındaki benzerliklerden bahsedebilir misiniz?

Uluslararası düzeydeki Türk sanat ortamı neden uluslararası sahada daha fazla tanınmıyor? Neden Türk sanatçılar bienallerde veya büyük sergilerde daha fazla yer almıyor? Bu durum, yakın zamanın Fransa’sı ile epey benzerlik gösteriyor. İstanbul’da ve genel olarak Türkiye’de muhteşem sanatçılar var, çok zengin bir tarihiniz var, muhteşem örnekler ve dünyadaki birçok harekete öncülük etmiş sanatçı modelleri var. Tüm bu sanatçıların uluslararası sanat ortamında daha fazla varlık gösterebilmesi için ne yapmak gerekir? Yeniden bakarsak, sadece tek bir yanıyla değerlendirmek yanlış olur. Türk sanat ortamına bütünüyle bakmak gerekir: Sanatçılar, galericiler, koleksiyonerler, eleştirmenler, kurumlar, medya ve bu ortama tüm katkıda bulunan aktörler... Eğer bu ekosistem, bu sanat ortamı daha da uluslararası bir ortama evrilirse, sanatçılar da daha fazla desteklenir.

Türkiye’de çok iyi galeriler var ve bir kısmı da uluslararası ama yine de bunlar müstesna. Dünyanın en iyi kurumlarına sahipsiniz, özellikle de özel olanları ama uluslararası ortamda yer alıyorlar mı? Pek değil. Diğer tüm aktörleri, sanat eleştirmenleri, galeriler, kurumlar ve medyayı ele aldığınızda, uluslararası sanat ortamında nasıl tepki verdiklerine ve nasıl yer aldıklarına baktığınızda bu, uluslararası ortamda nasıl varolunabileceğine dair bir fikir verebilir. Bunun bir zaman meselesi olduğunu düşünüyorum, son beş yıldır bir şeylerin değiştiğini görüyorum. Uluslararası ortamda sadece bireysel bir varlık göstermekten bahsetmiyorum; bu bir ekosistem ve sanat ortamından herkesin biraraya gelmesi, birbirine destek olması gerekiyor. Mesela Paris ilginç bir örnek; bu proje gerçekleştirilebildi çünkü Paris’teki tüm galeriler, bir federasyon etrafında toplanıyorlar, bugünlerde bu oluşumun başkanlığını Herve Loevenbruck yapıyor ve herkes CI’deki etkinliğe katılım çağrısına ortaklaşa olumlu yanıt verdi çünkü birbirlerini tanıyorlar ve destekliyorlar ve bu kolektif çaba sayesinde bu etkinliği yapabiliyoruz. Türk sanat ortamıyla ilgili çok olumluyum. Gelecek yıllarda daha da uluslararası hale gelecek ve bu, eleştirmenlerin, özel koleksiyoncuların, galericilerin, medyanın vb. birlikte çalışması ve sanatçıları desteklemeleri sayesinde olacak.

Sanat ortamından herkesin birbirine destek olması gerekiyor


Yorumları Göster
Yorumları Gizle