GeriKitap Sanat ‘Rüzgârda savrulup yağmurda ıslananlar...’
Paylaş
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

‘Rüzgârda savrulup yağmurda ıslananlar...’

‘Rüzgârda savrulup yağmurda ıslananlar...’

1960’lı yıllarda Thames Nehri üzerindeki bir mavnada yaşayan Penelope Fitzgerald, bu deneyimlerinden yararlanarak kaleme aldığı ‘Salapurya Mahallesi’nde tekne insanlarının hayatlarından bir kesit sunuyor... 1979’da Booker Ödülü’ne değer bulunan roman, yazarın hem kariyerinde hem kaderinde önemli bir rol oynamıştı.

1916 yılında İngiltere’nin Lincoln kentinde doğan Penelope Fitzgerald, 1938’de Oxford Üniversitesi’nin ilk kadın mezunu oldu. İkinci Dünya Savaşı sırasında BBC’de görev yaptı. 1942’de Oxford’dan arkadaşı hukukçu Desmond Fitzgerald’la evlendi. Savaş sonrası maddi sıkıntılar başgösterdi. 1950’lerde World Review adlı bir derginin kurucularından ve yazarlarından olan Penelope Fitzgerald, ailesini geçindirmek için 1960’larda öğretmenlik yaptı ve 70 yaşına kadar bu mesleği sürdürdü. 1976 yılında -58 yaşındayken- ilk romanı ‘The Golden Child’ı -hasta yatağındaki kocası Desmond Fitzgerald’u eğlendirmek amacıyla- yazdı. Ve kalemi bir daha hiç düşmedi elinden; sonraki 20 yılda dokuz roman, üç biyografi ve birçok deneme yayımladı. Booker Ödülü’nü ve Amerika’da Ulusal Kitap Eleştirmenleri Birliği Ödülü’nü alarak adını duyurdu. The Times gazetesi tarafından ‘1945’ten bu yana gelmiş geçmiş 50 büyük İngiliz yazarı’ listesinde gösterildi, kısa süre önce Can Yayınları’ndan çıkan son romanı ‘Mavi Çiçek’ ise Observer gazetesinin ‘en iyi 10 tarihsel roman’ listesinde yer aldı. İngiliz PEN, 2000 yılında ölen yazara 1999’da ‘Altın PEN’ ödülünü vermişti.

Hayatta kalmak için
‘Salapurya Mahallesi’nin başında Dante’nin ‘İlahi Komedya’sında ‘Cehennem’ bölümünün 11. kantosundan alınma bir epigraf göreceksiniz: “Rüzgârda savrulup yağmurda ıslananlar, kötü sözler söyleyip çarpışanlar.” Bu ifade Fitzgerald’ın anlattığı hikâyede hem bir metafor hem de bir gerçeklik olarak karşımıza çıkacak. Zira 1960’ların başlarında Salapurya Mahallesi’nde yaşayanlar doğa koşullarına doğrudan maruz kalan, salapurya denilen köhnemiş yük gemilerini mesken tutmuş, denizin her ‘gelgit’inde teknelerinin akibetini düşünüp yüreklerinde de gelgit yaşayan insanlar...

Kimler mi onlar? Richard ve Laura Blake, ‘mahallenin’ en iyi teknesi Lord Jim’in sahipleri. Richard eski bir Kraliyet Donanması memuru ve Salapurya Mahallesi sakinlerinin -resmi olmayan- lideri. Richard teknesini/evini, buralardaki hayatı seviyor ama karısı Laura için aynı şey söylenemez. Bu rutubetli ve kaygan atmosferdense ayağını sağlam kuru topraklara basmayı tercih ediyor. Maurice, teknesi Maurice’de yaşayan erkek bir fahişe. Willis, su alan teknesini batmadan önce satmaya çalışan yaşlı bir ressam. Woodie, yaz boyunca Rochester’da yalnız yaşayan ve kış boyunca eşi Janet ile birlikte Purley’de yaşayan emekli bir işadamı. Ve bir de romanın ana karakteri Kanadalı göçmen Nenna James var...

Nenna 32 yaşında. Savaştan sonra müzik öğrencisi olarak Londra’ya gelmiş, keman eğitimi almış, kocası Edward ile büyük bir aşk yaşayarak evlenmiş, iki kız çocuğu doğurmuş, Edward girdiği işlerde dikiş tutturamayınca başgösteren maddi sıkıntılar bütün hayallerini alt üst etmiş. Edward’ın iş bulup ülke dışına gitmesinden sonra elindeki bütün birikimi teknesi Grace yatırmış Nenna. İki kızıyla -11 yaşındaki Martha ve 6 yaşındaki Tilda- birlikte bu eski Salapurya’da güçlükle sürdürüyor. Ancak güçlüklerden yılacak bir kadın değil Nenna. Onun en büyük üzüntüsü, Panama’dan dönen kocasının teknede yaşamayı reddetmesi. Bu anlaşmazlık romanın olay hattının en önemli dinamiği. Nenna’nın öyküsüsünü merkezine alan anlatı onunla ilişkileri içerisinde olan diğer insanların dertlerine de dokunarak ilerliyor. Salapurya Mahallesi’nde yaşayan hiç kimseyi ihmal etmeden, hayatlarının karakteristiklerini keskin gözlemlerle, sağduyulu dokunuşlarla veriyor Fitzgerald. Durağan gibi görünen hayatların içindeki değişim ve hareketi yakalayarak gerilimli bir final sahnesiyle noktalıyor...

Kaybolmuş insanlar
25 yaşında evlenip üç çocuk sahibi olan, 40’lı yaşlarının ortalarında iki yıl boyunca Thames Nehri’nde Grace adlı bir teknede -ilk iki çocuğuyla- yaşayan Fitzgerald, ‘Salapurya Mahallesi’ne kendi hayat hikayesinden bir şeyler kattığı çok açık. Ancak otobiyografik bir anlatı değil, görüp yaşadıkları arasından istediği parçaları ve insan tiplerini özgürce seçip katmış romanına. Kitabın danışman editörü Hermione Lee, bu hikaye etme tarzının Penelope Fitzgerald’ın ilk romanlarının hemen hepsinde görüldüğünü vurguluyor: “Bir romancı olarak önce kendi hayatına odaklanmış, ileri yaşlarda koşullarının ve perspektifinin değişmesiyle, zorluklarla dolu ve yıkık dökük kariyerinin önceki dönemlere ait parçalarından, kendine özgü bir sanat ortaya çıkarma potansiyelini keşfetmiştir. Southwold’da bir kitabevinde çalışması, 'The Bookshop’ı (1978) ortaya çıkarmış; 'Salapurya Mahallesi'nde (1979), Battersea Reach’te, eskiden Thames Nehri’nde gezinti yapılan bir teknede yaşadığı en sefil ve zor yıllara dönmüş; sonra 'Human Voices'da (1980) savaş sırasında BBC’de çalışmasını ele almış ve bol mizah dolu romanı 'Freddie’s'de (1982), Italia Conti Tiyatro Okulu’ndaki öğretmenliğini anlatmıştır...” 

Romanlarını 60 yaşın olgunluğu, iyi eğitim almış olmanın vizyonu ve elbette benzersiz hayat deneyimiyle kaleme almıştı. ‘Salapurya Mahallesi’nde işte bu olgunluğun, hayat deneyimi ve felsefesinin izleri görülür. Yazar, Nenna değildir ama onun yanı başında, o hayatın içinde olduğunu sezdirir. Öncelikle burada yaşayan -başta çocuklar olmak üzere- bütün karakterlere, hatta hayvanlara ve sefil teknelere bile sıcak yaklaşımında fark ederiz Fitzgerald’ın varlığını. Yeniktir roman kişileri, yalnızdır, itilmiş, dışlanmış ve çaresizdir. İşte bu nedenle şöyle seslenecektir Richard, Nenna’ya: “Bizim, bulunduğumuz yerde yaşamamız gerek; karayla denizin arasında. Sen, hayatım, sen kocana yarı yarıya âşıksın; sonra Martha var, yarı çocuk yarı kız; Richard var, bir yarısı donanmadan vazgeçemeyen; Willis var, yarı ressam yarı dok işçisi; kedi var, yarısı canlı yarısı ölü...” Tekneler de farksızdır sahiplerinden: “Deniz hayatına öyle batmışlardı ki, ahşaba rastlamak zordu. Üzerlerinde kalın bir tabaka yosun ve kabuklu deniz canlısı vardı ve balinalar geçerken onlara selam vermiş bile olabilirdi.”

Böyle bir yaklaşım Fitzgerald’ın kendisini ‘Yenik doğmuş ve hatta basbayağı kaybolmuş insanlara meyilli’ olarak tanımlamasından kaynaklanır; “Onlar dünyanın onlara dayattığı koşulları kabul etmeye hazır insanlar ancak bütün cesaretlerine ve çabalarına karşın onlara boyun eğemiyorlar. Ben yazdığım zaman, bu insanların sesi olmak istiyorum.”

İşte bu fikriyattan hareketle, kentin bakımsız rıhtımlarına bağlı teknelerinde yaşayan, ‘sağlam toprağın ya da suyun yaratıkları olmayan’ insanları anlatıyor Fitzgerald. Elbette bir yazara yakışan bu türden düşünceler övgüye değerdir ancak iyi bir roman yazmayı garanti etmez. ‘Salapurya Mahallesi’ gerek sıcaklığı, gerek sağlam tekniği, gerekse de ‘az ama öz, ustalıklı ve tutumlu’ anlatı yapısıyla güzel bir roman. Steinbeck’in ‘Sardalya Sokağı’nı hatırlatan ‘Salapurya Mahallesi’nde Peneolope Fitzgerald mizah ve hüznü çok iyi kaynaştırmış. ‘Etkileyici ve net ama aynı zamanda anlaşılması güç ve dolaylı’ bir roman...

SALAPURYA MAHALLESİ
Penelope Fitzgerald
Çeviren: Sibel Sakacı
Can Yayınları, 2018
168 sayfa, 16.5 TL.‘Rüzgârda savrulup yağmurda ıslananlar...’

 

 

 

 


Yorumları Göster
Yorumları Gizle