GeriKitap Sanat Meğer severmişiz biz dünyayı…
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Meğer severmişiz biz dünyayı…

Meğer severmişiz biz dünyayı…

Beliz Güçbilmez’in yazıp Uluç Esen’in yönettiği Nilüfer Belediyesi Kent Tiyatrosu oyunu ‘Beni Bekleme Kaptan’ memleket hasretiyle son nefesini veren; Piraye’nin, Münevver’in, Vera’nın aşkı, Memed’in babası, insandan umutlu, hem sevmenin hem sıkılı bir yumruğun şairi Nazım Hikmet’in soluğunu taşıyor sahneye.

Meğer severmişiz biz birbirimizi. Anlıyoruz. Zamanın bıçak kesiği bıraktığı ruhumuzda anlıyoruz bunu; bir tarih sonu tahayyülünde anlıyoruz. En çok da bu zamanında dünyanın. Anlıyoruz. İnsan, ölümün soluğunu ensesinde hissettiğinde çağırıyor belki de sevdiği her şeyi, herkesi. Gel! Gel sana son cümlemi, boğazımda kalanı söyleyeceğim. Gel, tarihimi hızla gözden geçireceğim. Gel, ölüyorum! Hem sevdiğiyle, hem özlediği ve üzdüğüyle yüzleşiyor. Gençliği, toyluğu, aşkları, çocukları… Bir yüzleşme döngüsüne girip, en azından bunu tamamlayıp ayrılmak istiyor soğumakta olan dünyasından.

“Bu dünya soğuyacak,
yıldızların arasında bir yıldız,
hem de en ufacıklarından,
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
yani bu koskocaman dünyamız.”

Beliz Güçbilmez kaleme aldığı ‘Beni Bekleme Kaptan’da; bir şairin, memleket hasretiyle son nefesini veren, Piraye’nin, Münevver’in, Vera’nın aşkı, Memed’in babası, insandan umutlu, K ve Ş’lere tutkun, hem sevmenin hem sıkılı bir yumruğun şairi Nazım Hikmet’in soluğunu taşıyor sahneye. Bu noktada da biyografik/ belgesel tiyatro türünde bir oyuna imza atıyor.

Meğer severmişiz biz dünyayı…

Oyun üç ana izlek ve yan izleklerle ilerliyor. En başta sinematografik öğelerin eklenmesiyle, karşımızdakinin dramatik bir metin olmadığı kendini belli ediyor. İçinde de hikâye anlatıcılığından epik unsurlara, Müller anıştırmasından şiire pek çok öğe ve imge yer alıyor. Güçbilmez bir tarihi kurcalayarak, onu parçalayarak, kolajlayarak, bütünlüklü bir sahne metni haline getiriyor. Fakat bu bütünsellik aynı zamanda, onu kendi içinde parçalayan öğelerle yer yer seyirci tarafından karmaşaya yol açabiliyor. Bunun için çözüm ise Nazım’ın sürekli yanındakilere “Neredeyim ben?” diye sorması oluyor. Belki de ana izleklerden birisi de bu. Sahi neredeyiz biz? Hangi zamandayız? Zaman dediğimiz şey ise sadece trenler tarafından kullanılan bir şey mi? Bizim gibi o da bir montaj ürünü değil mi? Bütün bu iç içe geçmiş parçalı zamanlar tam da Benjamin’in tekniğin yeniden üretimi ve zaman üzerine düşüncelerini getiriyor akla. Benjamin’in “katledilenlerle dayanışmak zorunda olma” fikrini görüyoruz oyunda. Oyun, ölülerle diyalog halindedir ve buradan Benjamin’in ölülerin kurtarılması fikrine varırız.

Tarih meleğini omuzlarımızda hissederken Nazım’ın sürgününü, 10 Ekim Ankara Katliamı’nı biraz da Barthes’ın ‘studium’ ve ‘punctum’ kavramlarını düşünerek okuyoruz. 10 Ekim’de Ankara Garı’nda olan beni, delip geçiyor o sahne. Bir başkası ise, yanağında buruk bir tebessümle izliyor. Kendi bulunuşlarımız ve konumlarımız, oyuna farklı seyirci deneyimleri getiriyor.

Bir güz ağacıyla başlayıp aynı ağacın yapraklarıyla tamamlanıyor oyunun döngüsü. Kendi içinde bir doğum ve ölüm, baştan sona. Bekleyen bir kaptan ve ısrarla yüzleşmeye çalışan bir şair... Arkada daima değişen renkli fonlar ve yer yer karikatüre giden bazı çizimler...
Bir yandan da Antik Yunan’a taşındığımız koro… Koro bizden, koro bize bizi anlatıyor; derliyor toparlıyor. İki tane bandocu ise yer yer ritmi yakalıyor oyuna dair  fakat oyunun ritmi bazen seyir biçimini kırıyor.

Meğer severmişiz biz dünyayı…

Zoya ölüme giderken, Nazım hapishanede. Hapisliğin en acı halini yaşıyor; “Ölmüyorum ama yaşamıyorum da” diyor. Cezaevi izlediği de oyunun diğer izleklerinden. Yazdığı sekiz yüz mektup Münevver’e... “Neredeyim ben?” sorusunun çoğu zaman cevabı Bursa Cezaevi. Zamanının diğer şairleriyle karşılaşıyor sahnede; dostlarıyla… ‘Dört hececi’, İnebolu’ya giden üç şair: Faruk Nafiz, Vala Nureddin, Yusuf Ziya… Ardından yoldaşlarını buluyor Moskova açıklarında. Annesiyle, babasıyla, onların gençliği ve güzelliğiyle yüzleşiyor. Bazen tek bir sahnede anlatıyor bize Nazım -Metin Coşkun- incecik bir ışığın altında ve sık sık unutuyor mekânı ve zamanı. Bir yerde seyirciye bile sataşıyor, sigarası var mı diye. Ölülere, öldürülenlere hakkını veriyor. 

Kaptanla konuşması yan izleklerden biri; kendi oyunlarını yazış süreci de bir diğeri. Böylece bir ders niteliğinde. Bir şairin, bir yazarın, bir âşığın iç dünyasına derinlemesine inme dersi.

Sahnede yer yer kurulan tekinsiz atmosfer de tam da bu dünya dediğimiz ve Beckett’in burada -yeryüzünde- olmamızın çaresiz bir şey olduğunu söylediği yere getiriyor bizi. Bu çaresizlik içinde ne kadar umut şiirleri yazarsak ve sevdiğimiz bu dünyayı altmış yaşına gelmeden fark edersek, daha çok dokunacağız belli ki birbirimize. Nazım’sa bunu altmışına geldiğinde fark ettiğini söylese de 19’unda çoktan dünyanın kalbini avuçlarında meraklı gözleriyle ve kalbiyle tutuyordu.

Çok uzaklarda yuvarlanıyor başım
Oturuyor 19 yaşım
yatağımın başucunda
ellerimin avucunda
bana diyor ki;
-- kafamızda getirelim geri
o delikanlı günleri cancazım,
o dehşetli güzel günleri...”

BENİ BEKLEME KAPTAN

Yazan: Beliz Güçbilmez
Yöneten: Uluç Esen
Yönetmen Yardımcısı: İbrahim Ersoylu
Oyuncular: Adem Mülazim, Ayşe Gülerman, Barış Ayas, Batuhan Pamukçu, Gökhan Kum, Melisa İclal Yamanarda, Mert Tiryaki, Mesut Özsoy, Oğulcan Arman Uslu, Oğuzhan Ayaz, Pınar Hande Ağaoğlu, Zeynep Çelik Küreş ve Metin Coşkun
Koreografi: Cihan Yöntem
Bilet Fiyatı: Salon: 30 ve 25 TL/ Balkon: 20 ve 15 TL
Ne Zaman&Nerede: 26, 27 Nisan saat 20.00‘de Bursa, Nilüfer Nazım Hikmet Kültür Evi’nde.

Bu yazı, 7. Nilüfer Tiyatro Festivali kapsamında, 10-17 Mart 2019 tarihlerinde Prof. Dr. Tülin Sağlam ve gazeteci Bahar Çuhadar’ın moderatörlüğünde düzenlenen ‘Genç Eleştirmenler’ atölyesi kapsamında yazılmıştır. Bir hafta süren atölyeye 9 Eylül, İstanbul, Kocaeli, Ankara-DTCF, Atatürk, Uludağ üniversitelerinin oyun yazarlığı ve/veya dramaturji bölümlerinden toplam altı öğrenci katılmış, atölye kapsamında sekiz oyun izlenmiş ve değerlendirilmiştir. Atölyenin sonunda öğrenciler tarafından kaleme alınan eleştiri yazılarını, kültür sanat ve tiyatro portalları Hürriyet Kitap Sanat ve Tiyatro Dergisi’den takip edebilirsiniz. 

* Derman Gülmez, Ankara Üniversitesi DTCF Dramatik Yazarlık öğrencisidir.

Yorumları Göster
Yorumları Gizle