GeriKitap Sanat ‘Manouche a La Turca’ yazılır Manuş Alaturka okunur
Paylaş
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

‘Manouche a La Turca’ yazılır Manuş Alaturka okunur

‘Manouche a La Turca’ yazılır Manuş Alaturka okunur
FOTOĞRAF: ALICIA CAMPBELL

Yıllardır tutkuyla sürdürdüğü ‘Manouche a La Turca’ projesini albüme dönüştüren caz gitarın dünya çapındaki ismi Bilal Karaman, “Manouche (Manuş) cazının yaratıcısı Django Reinhardt’a karşı duyduğum saygı arttıkça yepyeni heyecanlar tatmaya başladım. Django tüm zamanların en iyilerinden, Neşet Ertaş gibi” diyor.

Üzerine söylenecek çok fazla söz, hele artık hiç yok; caz gitarın dünya çapındaki genç ve fakat bir o kadar da deneyimli ismi Bilal Karaman... İlk albümü ‘Bahane’nin bile henüz çıkmadığı günlerde birbirimize yol arkadaşlığı ettiğimiz için attığı her adım bendenizde mürüvvet etkisi yaratıyor. Bugünlerde de yıllardır tutkuyla sürdürdüğü ‘Manouche a La Turca’ projesini albüme dönüştürdü, bir anaç heyecanla yine karşısına dikildim...
‘Manouche’ (Manuş) son yıllarda popüler bir akıma dönüştü ama senin neredeyse 10 yıl önce -özgün müziklerinin yanında- bir Manouche projen yine vardı. Fransız Çingene gitarının yıllar içinde bu kadar rağbet görmesine ilişkin bir öngörün mü vardı?
Aslında bu, o yıllarda da gönülden gelen bir projeydi benim için. ‘Manouche’ (Manuş) cazının yaratıcısı Django Reinhardt’a karşı duyduğum saygı arttıkça daha da çok ilgimi çekmeye başladı ve müzikal yolculuğumda yepyeni heyecanlar tatmaya başladım, sonra peşini bırakamadım. Maceraperest bir müzisyen olarak bu tarzdaki en önemli unsurlardan biri olan basit ve samimi anlatımın peşine düştüm, insanlar sanırım dünyanın her yerinde bunu seviyor. Django ile 30’larda parlayan bu müziğin, 80’lerden sonra gittikçe daha çok tanınması biraz da Angelo Debarre, Stochelo Rosenberg ve Bireli Lagrene sayesindedir. Ben onları taklit etmekten çok, kendi duyduğumu çaldım ve bence bu da samimi anlatıma dahil bir unsur. Bunu yakalamak uzun yıllar bilinçli ve sabırlı çalışma gerektiriyor, kendinle baş başa kalmalısın. 10 yılda biten bir tablo veya film gibi, kafanı kaldırdığında bambaşka bir hayatla karşılaşabilirsin, sanatçının başarısı orda ortaya çıkar diye düşünüyorum.
Yıllar önce seninle Django Reinhardt ve Bireli Lagrene üzerine konuştuğumuzda Bireli’yi bu kadar çok gitar çalışmandaki neden olarak göstermiş, teorisinden çok tekniğinden etkilendiğini anlatmıştın. Django’nun ise çalım stili ve yaratıcılığından etkilendiğini söylemiştin. Yıllar içinde bu iki ismi yorumlayışında farklar belirdi mi?
Açıkçası çocukluk yıllarımdan beri hayatımda olan iki isim. Sadece onlar olmasa da elbette ki onlar da gitaristliğime çok fazla değer katmış, bana ilham vermişlerdir. Django Reinhardt çok iyi bir gitar virtuozu olmasının yanı sıra, her unsuruyla çok ince düşünülmüş bir müzik tarzını yaratıp geniş kitleleri peşinden sürüklemiş ve etkilerini halen sürdüren bir öncü. Az önce sözünü ettiğim basit ve samimi anlatımı iki parmağıyla ve kendi tasarladığı gitarla bulmuş, eşi benzeri olmayan bir müzisyendi. Bireli Lagrene de şüphesiz doğuştan müzikal bir dehaya sahip, yaşayan en büyük gitar virtuozlarından biri; gitar tekniği beni çok etkilemiştir, fakat Django başka bir şey, tüm zamanların en iyilerinden, Michael Jackson veya Neşet Ertaş gibi.
‘Manouche a La Turca’nın Manouche’unu konuşup ‘a La Turca’sını konuşmamak olmaz. Üslup, tavır, fikir, anlayış, hissiyat olarak ‘a la Turca’ dediğimiz melodi ve ritmleri ‘Manouche’a yaklaştırırken sınırlamalar hissettin mi?
Repertuvarı tam da bu şekilde oluşturdum. Benim önümde bir engel oluşturmayacak parçaları seçip daha sonra bestelerimle zenginleştirdim içeriği. Türk müziğini Batı müziği formlarıyla buluşturmanın en büyük handikapı, bazı makamlardaki ara sesler, yani mikro tonlar. Fakat her Türk müziği eseri mikro ton içermiyor. Ben de repertuvarımı oluştururken mikro tonlar içermeyen veya çok az içeren eserleri yorumlamaya gayret gösterdim. Eserlerin ritmik olarak da uyum göstermesi önemliydi, o yüzden daha çok Longa ve Sirto’lara yöneldim.
Bu noktada birlikte çaldığın müzisyenlerin de büyük etkisi var.
Bir zamanlar New York’ta Benny Goodman klarneti ve swing ritmleriyle insanları zıplatırken, Paris’te Django Reinhardt ‘Manouche’ cazı yarattı, aynı yıllarda Kemani Kevser Hanım İstanbul’da ‘Nihavend Longa’yı, Yesari Asım Arsoy ‘Bekledim de Gelmedin’i besteledi. Birbirinden farklı bu dört bestecinin de eserleri gitar, kontrbas, klarnet ve keman ile gayet uyumlu yorumlanabiliyor. Özellikle klarnet ve keman, Türk müziğinde ve çok eski yıllardan beri cazda kullanılan iki büyülü enstrüman. Belki de birbirine zıt bu iki müziğin en büyük buluşma noktaları... Dünyanın bir noktasında gitar-keman-klarnet, başka bir noktasında ut-keman-klarnet birlikte çalınıyor. ‘Manouche a La Turca’ için bu iki enstrümanı en başından beri düşünüyordum. Kontrbas ve benim çaldığım ‘Gypsy gitar’ ile mükemmel bir uyum sağlıyorlar. Öte yandan doğru müzisyenleri bulmak o kadar da kolay olmadı. Çünkü kafamdaki müzik biraz Batı, biraz Doğu disipliniydi. Kendim de akustik gitarla özellikle doğaçlamaları doğru yorumlayabilmek için çok çalıştım. Ne şanslıyım ki, birlikte çaldığım müzisyenlerin hepsi işlerinin erbabı ve zihnimde duyduğum müzikleri en iyi şekilde icra ettiler. Göksun Çavdar klarnette harikalar yarattı, kemanlarda Hüseyin Kemancı ve Pierre Blanchard, kontrbasta Baran Say ile harika bir akustik tını yakaladık.

Vakti zamanında, Türkiye'nin Erdoğan Çaplı, Emin Fındıkoğlu, Aka Gündüz Kutbay, Tuna Ötenel, Aydın Esen gibi müzisyenlerinin doğaçlama üsluplarını inceleyerek; cazın kağıt üzerinde tecrübe edilmiş teorilerinden, ortak paydalar da bularak yeni eserler üretmeyi hedefleyen 'Turk jazz' adlı bir nevi manifesto yayınladın. Son on yılda, 'Turk jazz' kavramı serptiği tohumların meyvesini sence aldı mı?
Evet, Türk Cazı üzerine tecrübem ve bilgim yettiğince düşünüp bir manifesto yazmıştım 8 yıl kadar önce. O günden bugüne Türkiye’den çıkan alternatif müzik albümlerinin sayısı daha artmış olabilir, özgün albümlerin artması sevindirici. Bu manada bence senin de isimlerini saydığın ustalarımızın zamanında attıkları tohumlar meyvelerini veriyor. Biraz muhafazakâr bir toplum olduğumuz için geleneksel yaşayan insanlar haliyle özgün eserler hiç bozulmasın, hep ilk duyduğu sesleri duymak istiyor, bunda sorun yok. O sesleri ben de zaten çok seviyorum ama çeşitli formüllerle başka özgün tınılar da mümkün, açık görüşlü müzisyenlerin de buralarda çalışmalar yapması gayet mantıklı geliyor. Bizim beslendiğimiz yer İstanbul. Medeniyetler arası buluşmaların göbeğindeyiz, bunu görmezden gelmemiz veya alay etmemiz garip olur.  

Artık dünyanın önde gelen müzisyenleriyle önde gelen festival ve kulüplerde çalabilen bir isim olarak ‘Manouche a La Turca’ ve diğer projelerine yönelik kısa ve orta vade için bir performans planlaması var mı kafanda?
‘Manouche a La Turca’ büyük bir proje, sahnede konuklarla birlikte sekiz kişi oluyoruz ve enerjisi yüksek bir müzik çıkıyor. Dolayısıyla Türkiye’de çıkabileceğimiz sahne sayısı sınırlı. Ben elimden geldiğince çok çalmak istiyorum. Albüm henüz çok yeni. Lansman konserimizi geçen ay Salon’da yaptık. İstanbul’da birkaç sahneyle görüşmedeyiz. Şimdilik Fransa’dan iki teklif var, ilki Manouche müziğinin anavatanı Paris’te olacak, kasımda da başkonsolosumuz Cem Kahyaoğlu organizasyonuyla Bordeaux şehrinde, iyi bir müzik festivalinde ülkemizi temsil edeceğiz. Cem Bey sıkı bir caz dinleyicisi ve aynı zamanda müzisyen.

‘Manouche a La Turca’ yazılır Manuş Alaturka okunur


Yorumları Göster
Yorumları Gizle