GeriKitap Sanat ‘Kötülük toprağa yayılır’
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

‘Kötülük toprağa yayılır’

‘Kötülük toprağa yayılır’
Colson Whitehead

Colson Whitehead ‘Yeraltı Demiryolu’nda köle olarak dünyaya gelen genç bir kadının özgürlük mücadelesini anlatıyor. Uzak bir tarihte geçmesine rağmen günümüzü de sorgulayan, insanın insana karşı acımasızlığını, şiddetini ve adaletsizliği meşrulaştıran zihinsel mekanizmaları tartışmaya açan hikâyesiyle önemli bir roman.

Türkçede ‘Asansör’ ve ‘Bölge Bir’ romanlarıyla tanıdığımız Colson Whitehead 1969 yılında New York’ta, Afro Amerikan kökenli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Harvard Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra yeniden New York’a yerleşti ve Village Voice gazetesinde yazmaya başladı. Edebiyat kariyerine 1999 yılında yayımlanan ‘Intuitionist’ (Asansör) adlı romanı ile parlak bir giriş yapan Whitehead, sonraki romanları ile -‘John Henry Days’, ‘Sag Harbor’, ‘Apex Hides The Hurt’, ‘Noble Hustle’ ve özellikle de ‘Bölge Bir’- başarısını sürdürdü ve çok sayıda ödüle değer bulundu. Columbia, Vassar ve Princeton gibi üniversitelerde yaratıcı yazarlık dersleri veren Whithead önemli yayın organlarında eleştiri yazıları yazmayı da sürdürüyor.

ÖZGÜRLÜĞE GİDEN YOLLAR
1800’lü yılların başında, ABD’nin güney eyaletlerindeki bir çiftlikteyiz. Burası çok sayıda kölenin çalıştığı Randall Plantasyonu. Roman kahramanı Cora, annesi Mabel’in firar etmesinden sonra büyükannesi tarafından büyütülmüş genç bir köle kadın. Güzel, akıllı ve dikbaşlı. Nitekim aynı çiftlikteki genç bir erkek kölenin kaçma teklifini kabul edecek ve bir gece vakti Caesar ile birlikte yola çıkacaktır.
Irkçılık karşıtlarının gizlice inşa edip işlettiği Yeraltı Demiryolu’na varmayı hedefleyen kaçaklar binbir güçlükle kendilerini kurtaracak olan istasyona sığınırlar. İlk durak Güney Carolina’dır. Burada farklı kimliklerle kurdukları yeni hayatlarında kısa süreli bir mutluluk yaşarlar. Ne var ki Güney Carolina’daki hoşgörünün sınırlarını, kendilerini bekleyen tehlikeleri kısa sürede fark edeceklerdir. Üstelik bir zamanlar Cora’nın annesini yakalama konusundaki başarısızlığı nedeniyle diş bileyen ünlü bir köle avcısı da bulundukları kente gelmiştir. Cora bir kez daha Yeraltı Demiryolu’nu kullanmak zorundadır. Bu kez trenin yönü ırk ayrımı olmadığı bilinen kuzeye çevrilmiştir. Ancak Kuzey Carolina’ya vardıklarında işler hiç de Cora’nın umduğu gibi gitmeyecektir:
“Ağaçlardan çürümüş süsleri andıran cesetler sallanıyordu. Bazıları çıplak, bazıları kısmen giysiliydi. Boyunları kırılınca bağırsakları boşalanların pantolon ağları simsiyah olmuştu. İstasyon görevlisinin fenerinin ışığıyla aydınlanan en yakındaki iki cesedin iğrenç yaralar ve izlerle kaplı olduğunu gördü. Biri hadım edilmişti; eskiden erkeklik organının olduğu yerde çirkin bir ağız gibi açık bir yara vardı. Diğeri kadındı. Karnı yarılmıştı. Cora, bir cesedin gebe olup olmadığını eskiden de anlayamazdı. Pörtlemiş gözleriyle sanki Cora’nın bakışlarına sitem eder gibiydiler, gelgelelim yalnız bir kızın rahatsızlık veren bakışı, doğdukları günden beri onları şiddetle cezalandıran dünyanın yanında neydi ki?(...) Tren Cora’yı nasıl bir cehennemde bırakmıştı?”

‘ZENCİLER’İN YERİNE İŞÇİLER
Colson Whitehead’in ilk okuduğum romanı ‘Bölge Bir’di. Çok sevdiğim bu romanında korku sinemasının ve popüler kültürün kullanmaktan hiç vazgeçmediği, son yıllarda TV dizileriyle yıldızı yeniden parlayan ‘zombie’ temasını tersyüz etmişti Whitehead. Hastalığı kapanların yaşayan ölüye dönüştüğü, sağ kalanların yeni bir düzen kurmak için uğraştığı ölüm kalım savaşını günümüz dünyasının çarpıcı bir metaforuna dönüştürmüştü. Daha da önemlisi ‘zombi’ kültünün ardındaki faşizan ideolojileri teşhir etmesiydi. Gerçekten de popüler kültür ürünlerinde insanları ölüler ve yaşayanlar ya da hastalıklı ve sağlıklı ikilemine sıkıştıran, giderek bu ikilemin normal ve normaldışı, modern ve premodern ikilemlerini çağrıştırmasını sağlayan kurgu içerisinde ölülerin öldürülmesi meşrulaştırılıyor. Asıl meşrulaştırılan kendi normlarının dışında kalanların yok edilmesidir ki söz konusu normdışılık -ırk, dil, din, cinsten tutun da yoksulluğa kadar genişleyen- pek çok alana yayılabilir.
Whitehead, kendisine kurmaca dalının Pulitzer’i sayılan Arthur C. Clarke Ödülü’nü kazandıran ‘Yeraltı Demiryolu’nda benzer temaları tarihsel bir hikâye içinde işlemeyi sürdürmüş. Şu kısa notu eklemekte yarar var: Amerika tarihinde ‘yeraltı demiryolu’ kuzeye kaçan kölelerin yol üzerinde barındıkları güvenli yerlerin tamamını kapsayan mecazi bir ifadedir; Whitehead’in romanında tarih ve ırkçılık olgusu gerçekliğe uygun ama söz konusu mecaz fantastik bir unsur olarak kullanılmış. Eyaletler arasında yüzlerce millik yeraltı demiryolu köleleri kurtuluşa taşıyor.

HEYECAN DOLU VE FANTASTİK
Cora’nın hikâyesi 1700’lerin ikinci yarısında, anneannesinin köle olarak Afrika’dan getirilmesiyle başlıyor. Benzerlerini okuduğumuz/izlediğimiz (Burada ‘Kökler’ dizisini anabiliriz) bildik bir zulüm hikâyesi. ‘Bildik’ derken önemsiz ya da basmakalıp olduğunu söylemiyorum. Tersine, insanın insana zulmünün sürdüğü bir dünyada, böylesi hikâyeler hiç değilse gelecek kuşaklara bir bellek bırakmak açısından kıymetlidir. Üstelik çok uzak bir tarih de sayılmaz. Afrikalıların layık görüldüğü muameleler gerçekten de akıl almaz boyutlarda. Elbette sadece onlar değil beyaz adamın ve emperyal hırslarının ayak bastığı her karış toprağı cehenneme çevirdiğini, yaptıklarını meşru kılmak adına ırkçılığı, sonrasında milliyetçiliği kendi halklarının ideolojisine nasıl sindirdiğini elbette biliyoruz. Ne yazık ki bilmek yetmiyor; tam da “Hıncını hak edenlerden alamıyorsan birbirinden alırsın” diyen hikâyenin anlatıcı sesini doğrularcasına, bir zamanlar aynı emperyal amaçların mağduru olanlar şimdilerde kendilerinden daha zayıf olanları sömürmek, köleleştirmek için iştahlanıyorlar. Ülkeler arasındaki bu saldırgan tutum insanlar arasındaki ilişkilere kadar inebiliyor. Whitehead ABD’li bir beyazın zihniyetini, daha doğrusu ona benimsetilen ideolojiyi çok iyi özetlemiş:
“Bunca yıl sonra Amerikan ruhunu tercih ediyorum ben, bizi buraları zapt etmemiz, bir şeyler inşa etmemiz ve burayı medenileştirmemiz için Eski Dünya’dan Yeni Dünya’ya çağıran ruhu. Yok edilmesi gerekenleri yok etmemiz için de tabii. Aşağı ırkları yükseltelim diye. Yükseltemiyorsak onlara boyun eğdirelim diye. Boyun eğdiremiyorsak yok edelim diye. İlahi emrin kaderimiz kıldığı şey, Amerikan buyruğu budur.”
Öte yandan bu ideolojinin ardındaki maddi temeli de sergilemesini bilmiş. Köleciliğin nedeni elbette ırklar arasındaki hiyerarşiyi sağlamak değil. Ucuz işgücünü sağlamak. Kuzey Carolina’daki değişim nedeni de bu işte. Köle emeğinin barındırdığı zararlar yerine ücretli emeği tercih eden beyazlar eyaletlerinde köleliği sonlandırmıyorlar, aslında bu ‘zencileri sonlandırmak’ anlamına geliyor.
Siyasi meseleleri baştan sona heyecan dolu fantastik bir hikâye içinde işlemiş Colson Whitehead. Adaletsizliği, acımasızlığı, şiddetin bireylerde yarattığı travmayı, beyazların üzerlerinde sınırsız bir güce sahip oldukları halde kölelerden ne denli korktuğunu bütün çıplaklığı ile sergilerken bütün adaletsiz iktidarları hedefleyen bir kehaneti de dillendiriyor: “Beyazlar korkmakta haklıydı. Sistem bir gün çökecek,
çöküşü de kanlı olacaktı.”

YERALTI DEMİRYOLU ‘Kötülük toprağa yayılır’
Colson Whitehead
Çeviren: Begüm Kovulmaz
Siren Yayınları, 2017
334 sayfa, 27 TL.

 


Yorumları Göster
Yorumları Gizle