GeriKitap Sanat Kıyamet ufak ufak kopuyor zaten
Paylaş
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Kıyamet ufak ufak kopuyor zaten

Kıyamet ufak ufak kopuyor zaten
Ümit Ünal FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

Anlattığı hikâyelerde çoğu zaman dar bir alanda konumlanıp memleketin halini özetleyen sinemacı ve yazar Ümit Ünal, yeni romanı ‘Bana Göre Kıyamet’te hayali bir kasabada, iki günde yaşananları belgesel tadında ve tek solukta anlatıyor. Yabancı düşmanlığı, toplumsal linç, insanlığın ve doğanın yok oluşu üzerine ürkütücü ve çok tanıdık bir resim çiziyor Ünal...

Yazdıklarında, çektiği filmlerde çoğu zaman bize dar mekânlardan bakarak koca bir memleketi anlatır Ümit Ünal. Anlatılarında başrolü kadınlara verir, o kadınların etrafına kurduğu, yer yer hayalle gerçeğin karıştığı atmosferden bize, hikâyemizin en gerçek hallerini gösterir. 17 sene aradan sonra yazdığı ve resimlediği romanı ‘Bana Göre Kıyamet’te, yine küçük bir mekândan bakarak büyük bir resim çiziyor.
Ünlü TV yıldızı Bahar’ın peşinden Bursa’nın hayali bir kasabasına, Serpe’ye gidiyoruz. Bahar’ın, annesinin ölüm haberinin ardından ayaklarını sürüye sürüye gittiği Serpe’de iki gün içinde yaşananlar, tek nefeste okunacak cinsten. Ünal, karakterlerini birer belgesel anlatıcısına dönüştürüp aktarıyor kasabada tırmanan ve Bahar’ın hayatını tamamen değiştiren olayları. Yabancı düşmanlığının, benzine kibrit çakılmış gibi alev alıveren toplumsal lincin, iki kadın arasında yaşanan, her şeyi değiştirecek aşkın ve tuhaf vampir figürlerinin arasından geçerek insanlığın ve doğanın tükenişini anlatıyor Ünal. ‘Bana Göre Kıyamet’i ve kendisini hazır bulmuşken, 16 Şubat’ta vizyona girecek filmi ‘Sofra Sırları’nı konuştuğumuz bir sohbete koyulduk.

Önceki romanınız ‘Kuyruk’la arasında 17 sene var; nedir ‘Bana Göre Kıyamet’in çıkış öyküsü?
Bir dergiye röportaj vermiştim, Eyüp Tosun sorunca, “Bir yarım roman var, bekliyor” demişim. Sonra Eyüp Everest’te çalışmaya başlamış, arayıp “O yarım romanı bitirir misiniz, biz ilgileniyoruz” dedi. Hikâyenin senaryosunu yazmıştım fakat Türk sinemasının şu anki yapısında finans bulması zordu. Sert bir hikâye...

Senaryoyken ne tetiklemişti sizi?
Mültecilerin artmasından, özellikle batı kasabalarında mültecilere yönelik yoğun şiddetten çok etkilenmiştim. Karakterlerim mülteci değil ama sonuçta yabancı fobisi üzerine kurulu hikâye. En çok tetikleyen şeylerden birisi bu ama hikâyeler nereden çıkıyor, bilmiyoruz. Bilsek... Bazen hikâyesiz kalıyorsun, gidersin oradan alırsın! (gülüyor)

Merkeze metafizik öğeler diyebileceğimiz bir durum ve iki kadın arasındaki aşkı koymuşsunuz ama bir yandan da insanlığın, doğanın tükenişini anlatıyorsunuz...
Dünyanın sonunun gelmesi bir seferlik bir patlamayla olacakmış gibi düşünülüyor. Halbuki kıyamet ufak ufak kopuyor zaten. Kitap biraz onu anlatıyor. İnsanlar kıyameti koparmışlar. Kendilerini öldürüyorlar ama bunun yanında da diğer bütün varlıkları... Kitapta vampirler var. Vampirler filmlerde, kitaplarda insan kanı emen, bununla beslenen kötü mahluklardır. Benim kitaptakiler insanın bozulması yüzünden beslenemiyor. İnsan kanı içemiyorlar, insan kanı çok kirlenmiş. Vampir figürlerini insanların karşısında, hem aşk açısından hem başkarakterin hayatı açısından özgürleştirici bir figür gibi düşündüm.

Tükeniş teması ve distopik atmosferler son dönemde filmlerde, dizilerde, edebiyatta sık çıkıyor karşımıza. Semih Kaplanoğlu’nun ‘Buğday’ı ya da popüler ‘Black Mirror’ dizisinin belli bölümleri gibi...
İnsanlık dalgalar halinde herhalde 100 yılda bir falan yükseliyor, düşüyor... Şu an düşüş aşamasındayız, dibe vurmamıza az kaldı... Dünyayı, gıdayı, toprağı kirletiyoruz. ‘Buğday’ı anmanız çok ilginç. Semih Kaplanoğlu’yla aynı yerden çıkıp çok farklı iki uca varmışız, benzer bir şey anlatıyoruz neredeyse. Benimkinde toprak yine sığınılabilecek bir şey ama geri kalan her şey kirlenmiş. Tohumlarla, atmosferle oynanması, iklimi bu kadar bozmamız... İnsanda kıyamet çağrışımı yapan şeyler. Hepsi insanda birikip birikip böyle ürünler çıkıyor.

Filminiz ‘Nar’la ilgili “Bir odadan bütün bir ülkeye bakmaya çalışıyorum. Türkiye’de ciddi bir güven kaybı var, herkes kendi adaletini yaratmaya çalışıyor” demişsiniz. Yedi sene geçmiş. Romanda bir kasabadan bütün bir ülkeye bakıyorsunuz. Şimdi nasıl görüyorsunuz Türkiye’yi?
‘Nar’da anlatmaya çalıştığım şey şimdi patladı. Son bir ayda iki ayrı şehirde ‘Nar’ı gösterdik. Film yedi sene sonra, ilk gösterdiğimiz zamandan çok daha iyi algılanan bir yere geldi. Orada işaret etmeye çalıştığım o adalet duygusunun kaybı, kutuplaşma, empatinin yok oluşu hayatımızın ciddi bir gerçeği. ‘9’ bir mahalleden Türkiye panoramasına bakmaya çalışıyordu. ‘Ara’ dört kişinin hayatından ve bir evin içinden... Burada da bir kasabadayız, kasabalıların gözünden Türkiye’ye bakmaya çalışıyoruz. Yine alegorik bir yapı.

‘9’ için vaktiyle “Gündelik faşizmi anlatıyorum” demiştiniz. Toplumların kendisi gibi olmayanı dışlama, yok etme meyli kadim bir şey değil mi sizce de?
Tabii ama modern toplumlar bir arada yaşamanın bir şekilde çaresini buluyor. Ya da bunu diplere itip gündelik hayat düzeyinde yaşamamayı öğreniyorlar. İngiltere’de yaşadım bir dönem; şimdi şimdi Brexit yüzünden çok yükselen bir ırkçılık var ama yaşadığım dönemde gözle görülür bir ırkçılık olmazdı. Modern toplumlar, Avrupa diyelim, bunun acısını çektiği için zamanında, bunu yok etmenin ya da dibe itmenin yolunu bulmuşlar. Biz öğrenme aşamasındayız. İnsanlarda farklı, yabancı olana karşı hep bir korku, dışlama eğilimi var ama yabancı düşmanlığı körüklendiğinde insanlar da alet oluyor ister istemez.

Kıyamet ufak ufak kopuyor zaten

Fotoğraf: Muhsin Akgün

Romanın başında ünlü TV yıldızı Bahar’ın, muhalif bir bildiriye imza attığı için piyasadan silindiğini okuyoruz. Kritik dönemlerde ünlülere yapılan sosyal medya linci yeni bir boyut kazanmışken tam da...
Şu an gerçekleşeni tahmin edemezdim. Ben bir şekilde hayal kurarak yazdım. Türkiye’de ünlülere bir yandan dev bir hayranlık, bir yandan da acayip bir saldırganlık var. Sonuçta bir sanatçıyı yalnız bıraksan ulaşacağı şey çok kısıtlı. Böyle yaparak köpürtüyorlar da. Bir oyun neden yasaklanır ki? Bir oyun kaç kişiye ulaşıyor ki?

Kıyamet ufak ufak kopuyor zaten
Hayalle gerçek arasında yaşayan kadınlar hikâyelerinizin hep bir parçası oluyor. Yeni filminiz ‘Sofra Sırları’ndaki kadın için de geçerli aynı durum değil mi?
‘Sofra Sırları’ hayal dünyasında yaşayan bir kadını anlatıyor. Çok sıradan bir hayatı var ama kendisini meşhur bir aşçı ve sunucu olarak hayal ediyor; her şeyi o gözle görüyor. Bir gün hayal dünyası yerle bir oluyor. Sonra da kendisi değişiyor. Evet, hiç katı gerçekçi bir şey yazmadım. Hep rüyalar, hayaller ilgimi çekti. Metafizik inançlarım yoktur ama bunu hayal etmek ve bir metafor kurmak çok hoşuma gidiyor.

‘Sofra Sırları’nın prodüksiyon hikâyesi nedir? Epeydir masada olan bir projeydi... 
2006’dan beri var olan bir proje 'Sofra Sırları'. 2006’da senaryoyu önce İngilizce olarak yazdım. Oradaki Türkler arasında, Londra’daki Türk mahallesinde geçen bir hikâyeydi. Temeli aynıydı ama kadın karakter yaşça daha büyüktü ve Serra Yılmaz’ı düşünüyordum, yemek yapan kadın olarak. Bin tane zorluğu var ama İngiltere’de film yapmanın. Bütçe tamamlanamadı vs. Daha sonra Türkiye’de birkaç yapımcı ilgilendi ama aklımda hep İngiltere’de çekmek vardı. Senaryonun mizahı İngilizce düşünülmüştü. Sonra baktım ki yapılamayacak, buraya uyarlamayı düşündüm. Burada geçtiği zaman da her şeyi sıfırdan yazdım. Temeli; kadının kendini ünlü bir aşçı sanması ve aynı zamanda seri katil olması aynı kaldı ama esprileri, ilişkileri, komşuları değiştirdim. Karakteri yeniden düşündüm, daha genç bir kadın oldu. Çok oyuncu baktık, Demet’le (Evgar) olunca çok mucizevi bir şey oldu. Demet’le çok çok çok iyi oldu, her gören de aynı şeyi söylüyor. İngiltere’deki hali olmadı ama burada hayal ettiğim filmi çektim.

KADINLAR DÜNYANIN EN BÜYÜK AZINLIĞI
Peki neden bütün hikâyelerinizi kadınlar aracılığıyla anlatıyorsunuz?

Birincisi, kadınlar dünyanın en büyük azınlığı. Ve kadın hikâyeleri hep çok ilgimi çekti. Erkeklerin dünyasına çocukluğumdan beri çok dahil olamadım. Bir erkek kahraman anlatmam zor. Anlatırsam da klasik bir maço erkek olmaz... Öyle insanları az tanıyorum (gülüyor). Bir de kadınlara içeriden bakmaya çalışıyorum. Aslında yine kendi dertlerimi anlatıyorum. Bahar’ın yerine kendimi koyarak anlatıyorum. ‘Sofra Sırları’nda da kendi dertlerimi anlatıyorum. Flaubert’in meşhur “Madam Bovary benim” sözü gibi...

Kitapta kendi çizimleriniz var. Resimler, yazı ve sinemanın kafanızda nasıl bir ilişki ağı var? İç içeler mi?
Tam da iç içe gidiyor. Bu romanı eylülde bitirdim. Ama bu yaz aynı zamanda Mehmet Yaşin’in şiir kitabını resimliyordum. Adada yaşıyorum. Sabah kalkıp bir yürüyüş yapıyorum, sonra eve kapanıp biraz yazıyorum. Ondan sıkılınca biraz çiziyorum. Olmuyor onu atıyorum, tekrar yazıyorum. Sürekli kafamda senaryo olmaya yatkın proje oluyor. Hepsi de aslında bambaşka işler. Kafanın başka türlü çalışmasını gerektiren işler ama o bana çok iyi geliyor; yazıyı bırakıp resim yapmak, birden başka dünyaya geçiyorsun.

Ümit Ünal'ın filmografisinden seçilen filmler, 1-11 Şubat arasında İstanbul Modern Sinema’nın ‘Yönetmenlerle Buluşma’ programında olacak.

Kıyamet ufak ufak kopuyor zatenBANA GÖRE KIYAMET
Ümit Ünal
Everest Yayınları, 2018
156 sayfa, 19 TL


Yorumları Göster
Yorumları Gizle